Yazı Detayı
18 Mart 2020 - Çarşamba 09:03 Bu yazı 56 kez okundu
 
MAVİ UMUT
Gülay Sormageç
yazar@cumra26haziran.com
 
 

Ailemizde herkesin üstüme titrediği,  on sekiz yaşında olmama rağmen hala onların gözünde büyüyemeyen evin küçük ve şımarık kızı Leyla!

Mutlu ve güzel bir aileydik. Biz birbirimize sımsıkı sarılır, birbirimizden güç alırdık. Çin zulmünün üstesinden gelmenin tedavisi de ilacı da aile birliğimiz, dirliğimiz ve düzenimizdi.

 Çocukluğumdan beri okumak ve hemşire olmak istiyor ve bunun hayalini kuruyordum. Her şey yolunda giderse hayalimin gerçek olması zor değildi. Günlerim hayalimi büyütmek ve mavi umuda tutunmakla geçiyordu.

Merhamet, bereket, sevgi, paylaşım ayı olan Ramazan ayına girmiştik.  Her birimiz Ramazan’ın huzur ikliminde soluklanıyorduk. Ta ki;  Çin devlet görevlileri apansız gelip kapımızı çalıncaya kadar!

 İftar soframız kurulmuş iftarı bekliyorduk. Bir iki dakika kalmıştı iftara.  Biz iftarı açamadık ama kapımızı yıkılırcasına vuran devlet görevlileri açmıştı. Bu hayra alamet değildi. Ürperdik, çünkü korku ikliminde yaşıyorduk. Zulüm hiç bitmiyordu. Sıra bize de gelmişti. Daha doğrusu sıra bana gelmişti. Gelen görevliler kin ve hınçla üzerime yürüdüler beni tutukladılar. Anne ve babamın yalvarmaları işe yaramamıştı. Üstelik onlarda cop darbeleriyle dövülmüşlerdi. Tutuklanma sebebim; dinim hakkında bilgi edinmek için ders almış olmam,  Kur’an okumam ve oruç tutmamdı. Bunlar suçtu(!)?

 Bu ramazan ayı benim için hayatımın en zor, en karanlık ayı olmuştu. Güneş dürülmüş, yeryüzüne küsmüştü sanki. Dünya karanlığa mı gömülmüştü; yoksa ben mi karanlıktaydım? Merhamet Kaf dağının ardındaydı bense hapiste. İnsan kılığında ama içinde zerre insanlık olmayan zalim Çinlilerin zulmünü çok feci bir şekilde yaşamış ve iliklerime kadar hmiştim. O kadar işkenceye maruz kalmıştım ki; On sekiz yaşında bir kızın başına gelebilecek dünyadaki en büyük acıyı yaşadığımı düşünüyordum. Zorunlu ve sorunlu bir kaderi yaşıyordum. Sadece ben değildim bu kaderi yaşayan.  Hapishane koğuşunda yaşları on dört ile altmış üç yaş arası değişen yirmi dört kişi aynı bahaneyle tutuklanmıştık. Suçumuz din eğitimi almaktı.  Kimimiz dini öğrenen öğrenci, kimimiz de öğreten öğretmendi. Yani ibadet etmek suç, öğretmek suç, öğrenmek suç!

   7/24 kamera sistemiyle izleniyorduk. Kendi aramızda konuşmamız dahi yasaktı. Herkes kendi köşesinde ve birbirinin yüzüne bile bakamazdı. Dudaklarımızdan sessizce dökülen masum dualar bile suçtu. Mümkün olduğunca yüreğimizden yol buluyor ve yakarıyorduk Allah’a!

Dudak kıpırtımızı gördükleri an dua ettiğimizi bilmelerine rağmen,  gardiyanlar geliyor zincirlerle bayılana kadar dövüyorlardı.

 Abdest alacağımız endişesiyle bize yüzümüzü yıkamayı bile yasaklamışlardı. Bir gün on altı yaşındaki Meryem’in kolları ıslak olduğu için bileğini gözümüzün önünde hiç acımadan kırdılar. Hayretten dona kaldım. Meryem acılar içinde kıvranıyordu. Hiç birimiz yanına yaklaşamadık, yasaktı. Zakkum acısı çöreklenmişti yüreğime, çaresizliğin acısı…

Her sabah iki saat zorla beden eğitimi yaptırılıyordu. Yaşı ilerlemiş teyzeler ve nineler yorgunluğa dayanamayıp bayılıyorlardı. Soluklanmak yasak, yorgunluğunu belli etmek, yavaşlamak yasaktı. Bir saniye bile yavaşlayıp, duraksamış olsalar acımasız gardiyanlar demir zincirlerle dövüyorlardı. Yaşlı nineler bu acıya dayanamayıp bayılıyorlardı. Hastalanmak bile yasaktı. Hastalanan tutukluların ölümü beklemekten başka çaresi yoktu. Tedavi ettirilmez, doktor getirilmez, en küçük bir müdahale bile yapılmaz, yaptırılmazdı

 

Benim başıma gelenlerden de bahsedeyim. Bir ay boyunca çektiklerim o çeşit çeşit zulümlerden birkaçıydı sadece.  Hapiste o kadar çok zulme maruz kalmıştım ki; iğrenç iğrenç küfürler ve hakaretler işitiyordum. Ağırıma gidiyor, kahroluyordum. Koğuşta bulunanlarla konuşmam, onların da benimle konuşmaları yasaktı. Gardiyanların narin bedenime vurdukları demir zincir darbelerinden dolayı kaç kere bayıldığımı kendim bile hatırlamıyorum. Dayanılmaz bu işkencelere Allah’a sığınarak ve güvenerek katlanabiliyordum. Bir de masmavi umuda tutunarak!

   İçeri atılırken gayet sağlıklıydım, yürüyerek girmiştim ama hapisten çıktığımda bacaklarım hmiyordu. Yürüyemediğim için beni aileme tekerlekli sandalyeyle teslim ettiler. Teslim edilişimde onların insafından dolayı değildi. Babam,  benim serbest bırakılmam için (207 Çin Yuanı)180.000 tl ödemişti. Yani, para karşılığında oradan çıkardı.  Tutukluluğum bitmişti. Şartlı tahliye edilmiştim. Her pazartesi karakola imza atmaya gidiyordum. Her imza atmaya gittiğimde annem korkudan bayılıyordu. Çünkü bir kız için oraya gitmek şöyle dursun önünden geçmek bile dehşet vericiydi. Her gittiğimde çektiğim işkenceleri hatırlıyor ve sinir krizi geçiriyordum. Hapisten çıkarken Çin devleti bana yurt içi yurt dışı yasağı koymuştu. Doğduğum ilçe dışında hiçbir yere gidemezdim. Hoten şehrinin Karakaş ilçesinde doğmuştum. Hoten’e gitmem yasaktı. Urumçi’ye gitmem yasaktı. Beş Balık şehrine gitmem yasaktı…

Bu kadar ağır yasaklar altında benim vatanımda daha fazla kalmam intihar olurdu. Onların gözü hep benim üstümdeydi. En küçük bir meseleyle beni tutuklayabilir,  sessiz, sedasız yok edebilirlerdi. O yüzden babam beni Çin‘ lilerden korumak ve hayallerini kurduğum eğitimime özgürce devam edebilmem için Türkiye’ye getirdi. Bu kadar yasak varken nasıl gelebildin diye soracak olursanız söyleyeyim. Başka birinin kimliğini çok yüksek bir meblağ ödeyerek satın alıp kimlik ve pasaport çıkararak kaçmak zorunda kaldık.  Kendimi çok sevdiğim vatanım ve bütün sevdiklerimi geride bırakarak can havli kaçmak zorunda kalmıştım. Baba kız yollara düşmüştük. Ruhum tarumar, yalnızlık ve çaresizliğin dibine vurmuştum. Dünyanın en çaresiz kişisi olarak hissediyordum. Yaşadığım işkence ve zorluklardan sonra böyle hmem abartı olmasa gerek!

 

  Hapisten çıktıktan sonra altı ay içinde bir taraftan Türkiye’ye gelmek için hazırlıkları yapıyor diğer yandan da tedavi görüyordum. Sonunda sağlığıma kavuştum. Hazırlıklarımız da tamamlandı. Beni ve babamı yolcu etmek için havalimanına annem de, kardeşlerim de gelmişti. Tüm ailem ordaydı. Hepsi de benden tek bir şey istiyordu. O da hayallerimin peşinden gitmem ve eğitimimi başarıyla tamamlamam. Hepsi birden ne olursa olsun asla pes etme dediler. Ben uçağa giderken annem ve kardeşlerim ağlayarak bakakaldılar. Ben ise son kez arkama dönüp onlara bakamadım bile! Arkama döndüğüm anda kalbimin çatlamasından korkuyordum ve bundan emindim. Bu anın onları göreceğim son anlar olduğunu kim bilebilirdi? Meğer ben farkında olmadan son kez vedalaşıyormuşum onlarla.

 10 Haziran 2016’da babamla birlikte Türkiye’ye geldik. O zaman Türkiye’ye giriş, çıkış yasağı yoktu. Babam bir ev kiraladı, yerleştik. Üç ay sonra babam buradan giderken bana Türkiye’ye geri geleceğini, geldiğinde bir ev satın alacağını ve Türkiye’de yaşamaya karar verdiğini söylemişti. Oraya sadece para getirmeye gitmişti. Maalesef bu babamı son görüşüm olmuştu. Babamın gidişinden kısa bir süre sonra Çinliler yurt dışına çıkış ve iletişim yasağı koydu. Hatlar kesildi. En son annem 3-Mayıs- 2017’de bana bir sesli mesaj bırakmıştı. Bundan sonra beni arayamayacaklarını bir daha benim de onları aramamam gerektiğini aksi halde kendilerinin çok ağır cezalara maruz bırakılacağını ifade etti. Ben o günden bugüne annemin sesini hiç duymadım. Annemi,  anne diye bir kez bile arayamadım. Ne yazık ki arayamıyorum. Sesini dahi duyamıyorum. Yabancı bir ülkede kimsesiz tek başına yaşayan bir kız için sevdikleri hayatta olduğu halde onların sesini hatta iyi olup olmadığını bilmeden, her gününü onların hayatından endişe ederek geçirmenin ne kadar can yakıcı bir durum olduğunu tahmin bile edemezsiniz.

 Üç yıl önce bir sabah uyandığımda ağabeyim bana bir sesli mesaj bırakmıştı. Mesajda babamın on gün önce vefat ettiğini ifade söylüyordu. Ben babamın vefat ettiğini on gün sonra öğrenmiştim. Bu benim o kadar ağırıma gitmişti ki; Çinlilerden ve onların bitmeyen zulümlerinden feryat eder hale geldim. Babam uzakta olsa bile bana güç veriyordu. Bana dua ediyordu. Şimdi ise ben kanadı kırık kuş misali babasız kaldım. Bazen kendimi o kadar çaresiz hissediyorum ki; ne yapacağımı şaşırıyorum. Ben bu kadar büyük acıları tek başıma üstleniyordum. Şimdi ise her gün ne halde olduğunu bilmediğim annemi ve kardeşlerimi kaybetme korkusu yaşıyorum. Her sabah uyandığımda ailemin özlemiyle aklımı yitirmemek için Allah’a dua ediyorum. Burada karşılaştığım maddi ve manevi her türlü sıkıntıları ve stresleri bir gün vatanıma ve sevdiklerime kavuşmak umuduyla hafifletmeye çalışıyorum. Ben Doğu Türkistan’lı mazlum bir kız olarak vatansızlığın ne olduğunu çok iyi biliyorum.  Benim için vatan namustur. Vatan candır. Vatan hayattır. Vatan aldığın nefestir.  Buradan herkese yaşasın bağımsız Doğu Türkistan diye haykırmak istiyorum. Beni destekleyen var mı? Yaşasın bağımsız Doğu Türkistan!

Türkiye’de benimle aynı kaderi paylaşan çok sayıda Uygur kızları var. Biz annesiz, babasız, vatansız, kimsesiz tek başımıza kendi ayaklarımız üstünde durup hayata sımsıkı sarılıyoruz. Annelerin, babaların, kızların hatta yeni doğan bebeklerin her gün güneşle birlikte doğan mavi umutları var. Her gün beklenen mavi umut! Yani her gün göklerde özgürce dalgalanmasını umut ettiğim Gök Bayrağım!

Sizler vatanınızda yaşıyorsunuz. Bizim vatanımız ise yüreğimizde, içimizde yaşıyor. Bizim beslediğimiz o masmavi umudumuz elbet bir gün gerçekleşecek. Yaşasın bağımsız Doğu Türkistan!

 
 
 
Etiketler: MAVİ, UMUT,
Yorumlar
Ulusal Gazeteler
Yazarlar
Alıntı Yazarlar
Anketler
Yeni haber sitemizi nasıl buldunuz ?
Sayfalar
Süper Lig
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
1
Trabzonspor
53
0
3
8
15
26
2
Başakşehir FK
53
0
3
8
15
26
3
Galatasaray
50
0
4
8
14
26
4
Sivasspor
49
0
5
7
14
26
5
Beşiktaş
44
0
8
5
13
26
6
Alanyaspor
43
0
7
7
12
26
7
Fenerbahçe
40
0
8
7
11
26
8
Göztepe
37
0
9
7
10
26
9
Gaziantep FK
32
0
10
8
8
26
10
Denizlispor
31
0
11
7
8
26
11
Antalyaspor
30
0
10
9
7
26
12
Gençlerbirliği
28
0
12
7
7
26
13
Kasımpaşa
26
0
14
5
7
26
14
Konyaspor
26
0
10
11
5
26
15
Yeni Malatyaspor
25
0
13
7
6
26
16
Çaykur Rizespor
25
0
15
4
7
26
17
MKE Ankaragücü
23
0
13
8
5
26
18
Kayserispor
22
0
14
7
5
26
YENİ ÖZKAN ECZANESİ


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv