Yazı Detayı
14 Ocak 2020 - Salı 15:57 Bu yazı 472 kez okundu
 
KÜLTÜR KÖPRÜSÜ ALİ BERAT ALPTEKİN
Anuş GÖKCE
yazar@cumra26haziran.com
 
 

Milletlerin kültür hayatını inşa edenler âlimler ve sanatkârlardır. Bunlar olmadan kazanılan siyasi ve askerî zaferler temelsiz kalır ve kalıcı olmaz. Konya Türk Ocağı ve TYB’de verdiği konferanslardan ve Konya Aşıklar Bayramından tanıdığım NEÜ Sosyal Bilimler Fakültesi Türk dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Görevlilerinden Prof. Dr. Ali Berat Alptekin’i birkaç eserini inceleyerek Türk kültürünün gelecek kuşaklara aktarılmasındaki rolünü sizlere tanıtmaya çalışacağım. Öncelikle hayatı ve eserleri hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum. Ali Berat Alptekin kimdir? 1953 yılında Mersin’in Silifke ilçesinde doğan Ali Berat Alptekin, özüyle sözüyle ve icraatlarıyla hakikî bir Türk milliyetçisidir. 1987’de Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun olduktan sonra bir süre Silifke Lisesinde öğretmenlik yapan Alptekin, 1979 yılında Atatürk Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesine asistan olarak girmiştir. 1982 yılında “Taşeli Platosu Masallarında Motif ve Tip araştırması” teziyle doktor unvanını alan Ali Berat Alptekin, 1985 yılında Yardımcı Doçent kadrosuyla Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesine atanmıştır. 13 yıl bu bölümde lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde dersler vermiştir.1996 yılında “Halk Edebiyatında Motif Yapısı” teziyle Doçent olmuştur. 1998’de Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Orta Öğretim Sosyal Alanlar Eğitimi Türk Dili ve Edebiyatı eğitimi Anabilim Dalına Doçent olarak atanmıştır. 21 Mayıs 2002’de profesör olan Alptekin, 2010 yılında üniversitenin bölünme aşamasında Konya Üniversitesi’nde görev yapmıştır. Üniversitenin adı Necmettin Erbakan olarak değiştirilince aynı üniversite görevine devam etmiştir. 1987-1988 yılları arasında Van 100. Yıl, 1998-1999 yılları arasında Erciyes ve Niğde Üniversitelerinde lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde; yurt dışında Uluslararası Hoca Ahmet Yesevi Türk Kazak Üniversitesinde ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde misafir öğretim görevlisi olarak dersler vermiştir. Yurt içi ve yurt dışında pek çok konferanslara iştirak eden Ali Berat Alptekin, yaptığı hizmetlerden dolayı 1995’te İhsan Hınçer ve 1996’daİçel Kültürüne Hizmet ödülüne layık görülmüştür. 16 Temmuz’da emekli olan Alptekin, 31 Ağustos 2019’da vefat ederek Üçler Mezarlığı’na defnolunmuştur. (İçel, Hatice Prof. Dr., Merhaba Gazetesi, Akademik Sayfalar “Her yönüyle Örnek Bilim adamı: Prof. Dr. Ali Berat Alptekin (Hayatı),23 Ekim 2019. C:18, sayı:9,S.130 vd.) Eserleri: Azerbaycan Âşıkları ve El Şairleri (Saim Sakaoğlu ve Esma Şimşek ile 2 cilt, 1985-1886), Erzurumlu Emrah Bibliyografyası, Hayatı, Sanatı ve Şiirlerinden Örnekler (1986), Dadaloğlu Bibliyografyası, Hayatı, Sanatı ve Şiirlerinden Örnekler (S. Sakaoğlu ile, 1988), Çıldırlı Aşık Şenlik Bibliyografyası, Hayatı, Sanatı ve Şiirlerinden Seçmeler (1989), İçel Bibliyografyası, Halk Edebiyatı, Folklor, Etnoğrafya (1989), Bayburtlu Zihni Bibliyografyası, Hayatı, Eserleri, Nüktedanlığı ve Şiirlerinden Örnekler (S. Sakaoğlu ile, 1990), Posoflu Âşık Müdamî Bibliyografyası (E. Şimşek ile, 1992), Azerbaycan Tapmacaları/Bilmeceleri (S. Sakaoğlu ve E. Şimşek ile, 1992), Âşık Hacı Karakılçık, Hayatı, Sanatı ve Şiirlerinden Örnekler (1993), Yesevî Ocağında 210 Gün (Hatıraları, 1995), Meddah Behçet Mahir’in Bütün Hikâyeleri I (S. Sakaoğlu ve Esma Şimşek ile, 1997), Taşeli Masalları (2002), Kazak Masallarından Seçmeler (2003).(yaşamöyküsü. com) Kültür Köprüsü Ali Berat Alptekin Kültür, bir milletin yüzyıllar içinde oluşturduğu yazılı ve sözlü, görsel ve işitsel her türlü ürünlerini, örf adet ve geleneklerini, yaşam tarzını ifade eden şeylerin tamamıdır. Türk kültürü deyince akla mimari unsurlar (camiler, mescitler, çarşılar, saraylar, hanlar, kervansaraylar, evler, konaklar, dükkânlar, tekkeler ve türbeler, mezar taşları vs.), yazılı ve sözlü edebiyat (nesirler; hikâyeler, romanlar, oyunlar, piyesler, mitler, efsaneler, destanlar, masallar, atasözleri ve bilmeceler (bilmecelerin bir kısmı tekerleme ve manzum halde bulunabilir) makaleler, araştırma ve inceleme yazıları... Manzum eserler; türküler, şiirler, maniler, ağıtlar, bilmeceler…) folklorik unsurlar (inanış biçimleri, giyim kuşam, kullandıkları kap kacaklar, estetik zevkleri, süs eşyaları, oyun ve eğlence vs. ) akla gelir. Bütün bunlar bir milleti millet yapan ve onun geleceğini tayin eden unsurlardır. Bir milletin devamlı olabilmesi için siyasi, askeri ve iktisadi gücün yanında en önemli faktör olan kültür ögelerinin de yaşatılıp, muhafaza edilip ve geliştirerek bir sonraki nesillere aktarılması şarttır. Böylece gelecek kuşaklar öz varlıklarını koruyarak ayakta kalabilirler.

. Hayatını, Türk Milletinin varlığı, birlik ve beraberliğine adamış bir kültür adamı olan ve geçen yıl Hakk’ın rahmetine kavuşmuş olan Halk Edebiyatçısı Prof. Dr. Ali Berat Alptekin, hem geçmişi hem hali yaşayan ve farklı coğrafyalarda bulunan soydaşlarımızla kültür ve gönül birliği kurmuş bir bilim adamıdır. Ali Berat Alptekin, Kazakistan’da kaldığı sürece iyi bir gözlemci olarak halkın inanışlarını, yaşam biçimlerini, zor hayat şartlarını, iktisadi ve sosyal yaşamlarını yazılarına aktarmıştır: “Türkistan’da bayram adetleri: “Bayram sofrasında olan yemekleri şöyle sıralar: Kanfet (kâğıtlı şeker),salata, örük (erik kurusu), sebz (havuç), turp salatası, sarı may (tereyağı), bavırsak (kızartılmış lokma), pişene (bisküvi), palav (pilav), piyale (kase), alma (elma), şiğ bavırsak (çiğ lokma), janjak (ceviz), jer janyakı (yer fıstığı), varina (reçel), meyis (kuru üzüm), nan (ekmek), kavun kakı (kavun kurusu), vs. üç gün boyunca bu sofra toplanmazmış. Kazaklarda “Allahüekber… Amin…” diyerek dua kısa kesiliyor. Türkiye’den giden öğrencilerden Vehip Başkapan ve Namık Düztaban aradaki farkı göstermek için Fatiha’yı da okuyarak tam yemek duası yapıyor. Ali Berat Hoca,Türk Dili ve Edebiyatı öğrencilerinden Zuhra Kerimova’dan aldığı ödeve binaen bayram adetleri hakkında şu bilgileri veriyor: “Ramazanın son gününe Kazaklarda arapa (arefe) denir. Arefe gününde evlerde pek çok yemekler pişirilir. Annesi pilav pişirmiş. Pişen yemeklerin komşulara dağıtıldığını, akşamleyin evde Kur’ân-ı Kerim okunduğunu, ertesi sabah erkeklerin namaz için camiye gittiklerini, üç gün içerisinde yedi evi ziyaret etmeleri gerektiğini söyler. Ali Berat Hoca Öğrencilerine yaptırdığı derlemelerle Kazakların bayram hazırlıklarını, örf ve adetlerini bizlere mufassal bir şekilde aktarır. ( Alptekin, Yesevi Ocağında,s.35 vd) Türk Cumhuriyetlerinden Özbeklerin de örf ve adetleri hakkında bilgi sahibi olmak isteyen ve bunları gelecek kuşaklara aktarmak ve kültür birlikteliği gayesini güden Ali Berat Alptekin, Özbek Öğrencilerinin davetini kırmaz ve bir akrabasının evine misafir gider. Yemek kültürü olarak hazırlanan sofrada jer janjakı (yer fıstığı), jangak (ceviz), salat (salata),cak cak tatlısı bulunur. Daha sonra üzeri haşlanmış koyun eti kaplı üç tepsi Özbek Pilavı sofraya getirilir. Özbekler pilavı elle yerler. Ali Berat Hoca ve Türkiye’den giden misafir öğrenciler için kaşık isterler. “Kazak’ın Beş Parmağı”, Özbek’in neyi meşhur dendiğinde hemen ev sahibi bir fıkra anlatıyor: “Üç kişi aya çıkmışlar. Bunlardan birincisi Rus, ikincisi Özbek, üçüncüsü Kazakmış. Rus, Ay’da ne gibi teknik şeylerin yapılabileceğini, Özbek nerelere Pazar kurulabileceğini araştırırken Kazak da onları teftiş etme yollarını araştırmaya başlamış.” (Alptekin, Yesevi Ocağında 210 Gün. s.41) Bütün Türk Dünyası, Orta Asya’da, Balkanlarda ve Ortadoğu halkları tarafından ortak olarak kutlanan nevruzun, Kazakistan’da büyük bir coşkuyla kutlandığını, kutlamalarda ateş yakılıp, üstünden atlanmadığını belirten Ali Berat hoca bu konuda bizlere şu bilgileri verir: “Kazakistan’da Nevruz Kutlamaları Mart ayının girmesiyle birlikte Kazakistan’da nevruz kutlamaları için hazırlık yapıldığını, radyo ve televizyonlarda yaşlılar konuşturularak halk kutlamaya hazır hale getirilir. 21 Marttan bir gün önce Esim Meydanına çadırlar kurulur. Her çadırın tepesine “Nevruz Bayramınız Kutlu Olsun” ibaresini taşıyan pankartların asılır, çadırların yanında büyük kazanlar kurulup yemekler pişirilir. En başta et yemekleri… at, koyun ve sığır etinden. Sonra hanımların evlerinde pişirdikleri lokmalar, börekler, ekmekler… Her sofrada bulunan şeker, fıstık, ceviz, üzüm, cakcakı vs. Pilav orta Asya’da her sofranın sultanı. Çay? Çaysız Kazak sofrası olmaz. Ya diğer içecekler, “Ak suw”, “arak”, “Şampaski” vs. Ya nevruz kojesi… Buğday (dövme), yağ, et, tuz, jübere (mısır), yoğurt ve suyun karıştırılmasıyla yapılan bir çorba Nevruzun bu baş çorbası Türkiye’deki yoğurt çorbasına benzer.(Alptekin, Yesevi Ocağındas.63 v.d) Ali Berat Hoca, kitabında Stalin döneminde bir gece ansızın evlerinden alınarak hayvan vagonlarına bindirilerek Orta Asya bozkırlarına sürgün edilen Ahıska Türkleri hakkında da bilgi verir. 1944 yılında evlerinden hiçbir şey almalarına izin verilmeden balık istifi vagonlara bindirilen bu insanların yolculuk esnasında pek çoğu hayatlarını kaybetmiş, aç susuz bir şekilde hayatta kalanlar Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan bozkırlarına ailelerinden kopartılarak dağıtılmıştır. Bu çilekeş insanların en büyük arzularının Türkiye’ye kavuşmak olduğunu dile getiren Hoca, İslam Dinine sıkı sıkıya bağlı, pürüzsüz bir şekilde Türkiye Türkçesi konuşan insanların Özbekler tarafından dışlandığından bahseder. “Ana yurt” olarak kabul ettikleri Türkiye’ye yerleşmenin yollarını aradıklarını, Türkiye ve Türklere karşı büyük bir sevgi ve özlem duyduklarını ifade eder. (Alptekin, Yesevi Ocağında 210 Gün, s.51 v.d.) Nasrettin Hoca hikâyelerinin ve Dede Korkut’un yaygın olarak anlatıldığını ve çok iyi bilindiğini ifade eden Ali Berat Alptekin, kitabında bu konuda örnekler verir. 22 tane Nasreddin Hoca hikâyesi derleyen Ali Berat Alptekin’in kitabından bir tanesini sizler için yazıma derç ediyorum: “ YİĞİDİN AĞZINDAN ÇIKAN SÖZDE DURMASI LAZIM Günün birinde Nasreddin Hocanın evine bir arkadaşı misafir gelmiş. Oturup hal hatır ettikten sonra arkadaşı Hoca’ya yaşını sormuş. Hoca da: “Yaşım otuz” demiş. 45 Aradan birkaç yıl geçmiş ve Hoca’nın arkadaşı tekrar sormuş. Hoca yine: “Ben otuz yaşımdayım” diye cevap vermiş. Hoca’nın arkadaşı: “Yahu siz niçin benim yaşım otuzda diyorsunuz, sizin yaşınız hiç değişmiyor mu?” Hoca gururlu bir şekilde: “Yiğidin ağzından çıkan sözde durması lazım.” demiş.” (Alptekin, Yesevi Ocağında 210 Gün, s.217) Kazakistan’da eğitim ve öğretim sorunlarına da değinen Ali Berat Hoca, yetkililere seslenerek bir çözüm yolu bulmaları için onları göreve çağırıyor, gerekli tavsiyelerde bulunuyor. Kazakistan Türk-Kazak Ahmet Yesevi Üniversitesi Şarkiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyat Bölümü öğrencilerin 1995 yılında mezun verdiğine değinen Ali Berat Alptekin, bu öğrencilerin hazırlık okumaları gerekirken dersler için yeterli ders saatlerinin uygulanmadığını, dile yeterince hakim olamadıklarını, mezuniyet imtihanlarına Türkiye’den giden hiçbir öğretim görevlisinin alınmadığını, edebiyat bölümü öğrencilerinin siyasete kurban edildiğini anlatıyor. Tek çıkar yolun Türkiye’deki Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümün müfredatının Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde de uygulanması olduğunu ifade ediyor. (Alptekin, Yesevi Ocağında 210 Gün, s.54 v.d Kazakistan’da, Aslan Baba, Ayşe Bibi ile Babaca Hatun, Gevher, Abalay Han, Timur ve Üç Yardımcısı, Nuh Tufanı, Kadı Kemal Mağarası, Han Dağı gibi pek çok efsane derleyen Ali Berat Alptekin hocanın kitabından sizler için Türkiye’de de Saim Sakaoğlu Hocam tarafından da sık sık eserlerinde işlenen “Taş kesilme” efsanesini nakledeceğim: “Taş Kesilen Kız ve Oğlan” Zengin bir Hanın kızını fakir bir genç sever. Bu sevgiye onların gönülleri de “evet” der fakat anne baba: “Biz kızımızı fakir birine mi vereceğiz” derler ve karşı çıkarlar. Evliliğe izin verilmemesi üzerine kız ve yiğit bir deveye binerler ve kaçarlar. Sabah olunca kızının kaçtığını anlayan baba onların peşine düşer. Durumdan haberdar olan kız ve oğlan bir mağaraya girerek gizlenirler. Deveyi de dağa bırakırlar. Kızın babası dağın yanına gelince deveyi görür ve kızgın bir şekilde: “Bu dağın içerisinden çıkmasınlar, kızım sen de kocan da deveniz de taş olun” diye beddua eder. Allah, babanın duasını kabul eder ve deve taşa dönerken kızla oğlan da mağaranın içerisinde bir taş heykeli gibi kalırlar.” (Alptekin, Yesevi Ocağında 210 Gün, s.231) Türk masalları üzerine de bir çalışma yapan Ali Berat Alptekin, Türk çocuklarının Batı kültürüyle değil kendi öz kültürüyle yoğrularak kimliklerinin oluşmasını ister. Bunun için Türkiye’den, Özbekistan’dan, Kazakistan’dan, Kırgızistan’dan, Kerkük’ten, Azerbaycan’dan hayvan masalları derleyerek bazen yazılı kaynaklardan da istifade ederek farklı Türk coğrafyalarındaki çocukların ülkü birliği içinde olmasını istemiştir. Ali Berat hocanın kendi derlediği ve başvurduğu yazılı kaynaklarda masalı anlatanların büyük çoğunluğu ya okuma yazması olmayan kadınlar ve erkekler ya da ilkokul mezunu kimseler. Ağızdan ağıza aktarılan bu masalar bütün Türk ülkelerinde ufak tefek değişikliğe uğrayarak günümüze kadar gelmiştir. Masallardaki hayvan kahramanlar genellikle yılan, kaplumbağa, kurtla tilki, tavşan, köpek, karınca, keçidir. Şimdi sizlere kurnazlığıyla bilinen Tilki dair Kırgızistan’dan derlenen bir masalı aktaracağım: “Kurtla Tilki” Yıllar önce bir tilki dağdaki büyük kayaların arasında bir yuva yapmış. Orada uzun yıllar yaşamasına rağmen onun küçük yuvasını hiç kimse ziyaret etmemiş. Günün birinde çok soğuk bir havada tilki yuvasından çıkarak yiyecek bulmak için avlanmaya karar vermiş. Gücü tükenip açlıktan bir deri kalan kurt, tilkinin gitmesini beklemiş ve onun gitmesinden sonra yuvaya yatmış. Tilki karnını tıka basa doyurduktan sonra akşama doğru yuvaya gelmiş. Fakat bir de ne görsün? Kurt izi… Tilki kurdun izini görünce çabucak ne yapacağını düşünmüş. “Eğer yuvamdaki kurt ise beni sağ bırakmaz. Bir çare bulmalıyım.” demiş. Yuvanın ağzında gücü yettiğince: “Yuvam! Yuvam! Orada mısın? Ben geldim.” diye şarkı söyleyerek bağırmış. Kurt ise: “Kocaman yabani bir hayvan gelmiş.” Diyerek kıpırdamadan sessizce beklemiş. Tilki yine bağırmış: “Yuvam! Yuvam! Sen iyi değilsin ya. Geldiğimde cevap verirdin, o cesaretin nereye gitmiş?” Kurt gelenin tilki olduğunu anladıktan sonra: “Ay, ayy!” diye şarkı söyleyerek cevap vermiş. Tilki ise yuvadakinin kurt olduğunu anlayıp: “Öyleyse son günlerde benden istediği gibi karda debelenerek temizlenip geleyim!” diye bir bahane uydurarak kaçmış. Açgözlü ahmak kurt: “Şimdi doyacağım.” diye ağzını şapırdatıp tilkinin gelişini bekleyerek yatmış. Vahşi hayvanları avlamaya gelen avcılar inin önüne tuzak kurunca kurt yakalanıvermiş. Böylece tilki, kurnazlığı sayesinde ölümden kurtulmuş fakat kurt saflığının kurbanı olmuş 46 ölmüş.(Alptekin, Ali Berat, Prof. Dr., Hayvan Masalları,2005/ANK, 2. Baskı ,s. 132 vd.) Bu gün devam ede gelen efsanelerin kaynağını tarihin eski derinliklerinde arayan Ali Berat Hoca, mitolojik kavramların karşılıklarını verir. 2017 yılında IV. Uluslararası Türk Dünyası Sempozyumunda bir bildiri sunan Hoca, Divan-ı Lugati’t- Türk’te mitolojik unsurları ele alır. Öncelikle “kulbak” sözcüğünden bahseder. Kulbakın Balasagun dağlarında yaşan bir derviş olduğunu ve eliyle sert ve siyah taş üzerine “Allah’ın kulu Kulbak” anlamında “Tengri kulı kulbak” yazısını siyah taşa yazdığı zaman yazı beyaz olarak görünürmüş. Kulbak Dede hakkında menkıbelerin ilk menşeinin 12. Yüzyılda yaşamış Hoca Ahmet Yesevi’ye dayandırıldığını, halbuki 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut tarafından telif edilen Divan-ı Lugatiti Türk’te görüldüğü, yine Yusuf Has Hacib’in 1070’li yıllarda telif ettiği Kutadgu Bilig’teki Odgurmuş’un da dağlarda yaşayan bir zahid olduğunu, buna benzer bir menkıbenin Niğde ve Aksaray civarındaki hâlâ Hasan Dağı hakkında anlatıldığını ifade eder: “Kulbak Dedenin kerameti sert ve siyah taş üzerine yazdığı yazının beyaza dönüşmesi önemlidir. Siyah Türklerde uğursuz, yas, alt dünya, karanlıklar alemi olması dikkate alınırsa onun uğursuz bir şeyi uğura çevirmesi düşünülebilir. Aynı şeyi beyaz taşın üzerine yazılan yazının siyah olarak görülmesinde de düşünebiliriz. “Tanrının kulu kulbak”, “Allah’ın her şeye gücü yeter” anlamında olması yüksektir. Bu yazının dağlara taşlara yazılmış olması İslamiyet’i yayma amacını gütmüş olabilir.”(Alptekin, Ali Berat Prof. Dr.,IV. Uluslararası Türk Dünyası Araştırmaları Sempozyumu, “ Divan-ı Lugati’it- Türk’ün Menkıbe ve Mitolojik Açıdan Değerlendirilmesi”, Ömer Halis Demir Üniversitesi Bilim Yay.2017/Niğde,s.44) Divan-ı Lugati’t Türk’te “ barak” ve “bokuk” kelimelerini inceleyen Ali Berat Alptekin, Barak’ın kartal yumurtasından çıkmış uzun tüylü ve hızlı koşan bir köpek türü olduğunu, bokukun ise troit bezinin şişmesi, buna sebep olarak da Hz. Ömer’in bedduası üzerine olduğunu Kaşgarlı Mahmut’un o dönemde anlatılan menkıbeleri derlediğini ifade eder. Yaratılış destanıyla ilgili olarak da törüt kelimesini inceleyerek İslam dairesine girmemiş Türk Dünyasının düşünce yapısı hakkında bilgi verir: “Törüt: Tengri yalunık törüttü. Allah Ademi ve diğerlerini yarattı. Tengri ajunu törüttü. Çığrı ediz tez günür Yıldızlar içergeşip Tün gün üze yürgenir (Yüce Allah âlemi yarattı. Yüksek felek daima dönmektedir. Yıldızlar saf saf sıralanmıştır ve gece gündüz üzerine top gibi sarılmaktadır.)” s. 45-46 Hoca daha sonra makalesinde tabiat olayları üzerindeki mitleri incelemeye devam eder. Ali Berat Alptekin, Türk Kültür dünyasında önemli bir yer tutan Azerbaycan halk edebiyatı hakkında da bir çalışma yapmıştır. Esma Şimşek, Saim Sakaoğlu ile birlikte hazırladıkları “Azerbaycan Tapmacaları/Bilmeceleri” adlı eserde ne kadar zulme uğrarsa uğrasın bir millet özünü koruduğu sürece yok edilemeyeceğinin en güzel örneğidir. Bu eser Nureddin Seyidov’un eserinden faydalanılarak hazırlanmış, esere Anadolu coğrafyasında anlatılan bilmeceler de derç edilmiştir. O nedir ki: ağzı demirden Dili kendirden Üstü ocak, altı su (lampa/lamba) O nedir ki altı cehennem üstü su (samover/ semaver) O nedir ki gece gündüz yol gider.(saat) Oyana gider hi hi Ayağsızdı hi hi Dayağsızdı hi hi (Nenni/beşik) Özü demirden, kuyruğu kendirden (İyne/ iğne)(Nureddin Seyidov, Azerbaycan Tapmacaları/Bilmeceleri, haz.: Prof. Dr. Saim Sakaoğlu-Yrd. Doç. Dr. Ali Berat Alptekin- Yrd. Doç. Dr. Esma Şimşek, Elazığ Belediyesi Yay. Elazığ/ 1992. s.158-159) Bir de saz şairlerinin çalıp söylediği muamma tipinde bilmeceler vardır ki bunlara da bağlama derler. Bir âşık sazla sorusunu sorar, diğeri de cevap verir: “Sual: Dinleyin ustalar haber sorayım Elsiz sazı sizler neçi çalarsız Göyde uldızlardı menim davarım Sizi çoban etsem nece güdersiz Cevap: Eger erifseniz heber biliniz Elsiz saz çalmağa kaman deyerler Göy yüzünde ulduzlar üstüne bilin O aydı, erenler çoban deyerler.” S.207 Sonuç Ali Berat hocanın en büyük hedefi Türk Cumhuriyetleri arasında İsmail Gaspıralı’nın “Dilde, fikirde, işte birlik” fikrini hayata geçirmekti. Bunun için öğrencilerine günde 24 saat değil 26 çalışın diye tavsiye ederdi. Kendisi de hayatını bu birlikteliğe adamıştı. İsteklerinin bir kısmı gerçekleşti, bir kısmı da meyvenin olgunlaşmasını bekliyor. Kültürel ve iktisadi işbirliği yapılıyor. İnşallah ileride iktisadi yönden siyasi yönden, askeri yönden güçlü bir Türk birliği kurulur. Mekânı cennet olsun.

 
 
 
Etiketler: KÜLTÜR, KÖPRÜSÜ, ALİ, BERAT, ALPTEKİN,
Yorumlar
Ulusal Gazeteler
Yazarlar
Alıntı Yazarlar
Anketler
Yeni haber sitemizi nasıl buldunuz ?
Sayfalar
Süper Lig
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
1
Başakşehir FK
66
0
3
9
19
31
2
Trabzonspor
62
0
3
11
17
31
3
Sivasspor
54
0
7
9
15
31
4
Galatasaray
52
0
6
10
14
30
5
Fenerbahçe
50
0
9
8
14
31
6
Beşiktaş
50
0
10
5
15
30
7
Alanyaspor
48
0
8
9
13
30
8
Antalyaspor
38
0
11
11
9
31
9
Gaziantep FK
38
0
10
11
9
30
10
Göztepe
38
0
12
8
10
30
11
Kasımpaşa
36
0
14
6
10
30
12
Gençlerbirliği
33
0
14
9
8
31
13
Yeni Malatyaspor
32
0
15
8
8
31
14
Denizlispor
32
0
15
8
8
31
15
Kayserispor
31
0
15
7
8
30
16
Konyaspor
30
0
12
12
6
30
17
Çaykur Rizespor
29
0
17
5
8
30
18
MKE Ankaragücü
25
0
15
10
5
30
YENİ ÖZKAN ECZANESİ


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv