YÜK
Ayşe Hanım ve Hüseyin Bey, Antalya’da bir apartman dairesinin dördüncü katının balkonunda kahvaltı ediyorlar, bir yandan da yirmi beş yaşındaki oğullarının “huzur evi makamı” dediği türden müzik dinliyorlardı.
Henüz, öğle saatlerinin kavurucu sıcakları başlamadığı için masanın kenarına koydukları ayaklı vantilatörün getirdiği hafif serinlik yeterliydi onlar için.
Bir ara Ayşe Hanım boşalan çay bardaklarını doldurmak için ayağa kalktı. Hemen iki adım ötedeki sehpanın üzerindeki elektrikli çaydanlığa doğru yöneldi. Tam demliği kaldırmıştı ki, balkonun yarı açık panjurlarının arasından karşı kaldırıma bir cenaze arabasının yanaşmakta olduğunu gördü. Demliği aldığı yere bırakırken, eşinin de duyabileceği kadar yüksek bir sesle, “Seher Hanım’a bir şey olmasın!” diye söylendi. Balkondan kafasını aşağı doğru uzatıp alt kattaki komşuya seslendi.
Seher Hanım ikinci kattaki, öğretmen emeklisi, Alzheimer hastası olan komşularıydı. Genç yaşta eşini kaybetmiş, o günden bugüne hiç evlenmemişti. Tek amacı vardı: Küçük yaşta babasız kalan iki çocuğunu okutmak. Türkiye gibi bir yerde, dul bir kadın olarak, yaşamanın zorluklarına göğüs gererek bunu başarmıştı da. Oğlu kendi işini kurarak başarılı bir iş adamı olmuş, kızı da devlette iyi bir yere gelmişti. Her ikisi de Ankara’da yaşıyorlardı. Bazı yazlar çocuklarıyla birlikte annelerine gelirler, birkaç gün kaldıktan sonra, başka tatil yörelerine giderlerdi. Torunlarıyla daha fazla vakit geçirmek isterdi kuşkusuz. Elden ne gelir, herkesin kendi hayatıydı. Ankara’da kalmak varken, emekli ikramiyesiyle aldığı bu apartman dairesinde yaşamak da kendi tercihi değil miydi?
Laf aramızda, çocuklarıyla arası iyi değilmiş Seher Hanım’ın. Annelerinin oturduğu daireyi satıp Ankara’da kendi yanlarında kalmalarını istiyorlarmış. Biraz oğlunun yanında, biraz da kızının yanında. “Sığıntı gibi yaşanır mı?” diyormuş. Ayşe Hanım bunları alt komşuları Füsun’dan – otuz yaşlarında bir kadın- duymuş.
Anneleri Alzheimer olunca, çocuklar annelerini ücret karşılığında Füsun’a emanet etmişler. Seher Hanım’ın yutma güçlüğü var. Füsun güçlükle yediriyor yemeklerini. Döke saça, yarısı içerde yarısı dışarda. Kadıncağız çok zayıfladı. Günden güne takatten düşüyor.
“Füsuun!”
“Efendim, Ayşe abla.”
“Seher Hanım’a bir şey mi oldu?”
“Maalesef Ayşe abla, dün akşam kaybettik.”
“Allah rahmet eylesin!”
Bu konuşmaları dinleyen Hüseyin Bey, hemen zaten sadece kendilerinin duyabileceği en alçak sesle cep telefonunda dinledikleri müziğin sesini kapattı. Merdivenlerde selamlaşma ve sitenin bahçesinde karşılaştıklarında hal hatır sorma dışında tanımıyordu Seher Hanım’ı. Ama yine de üzülmüştü, aynı havayı soludukları komşusuydu nihayet; kayıtsız kalamazdı. Acaba cenaze nerede defnedecekti? Antalya’da mı, Ankara’da mı? Antalya’da olursa, komşusu için, cenaze namazına katılarak, son görevini yapmak isterdi kuşkusuz.
Hüseyin Bey bunları ve daha birçok şeyi düşünedursun, Ayşe Hanım yazlık giysilerini çıkarıp üzerine uzun kollu bir şeyler giymiş, başörtüsünü örtmüştü.
“Hüseyin, sen burada otururken ben aşağıya ineyim. Belki bir yardıma ihtiyaçları vardır. Hem de cenazenin nerde defnedileceğini öğrenmiş olurum. Haa! Az kaldı unutuyordum. Yanıma anahtar almadım. Balkon kapısını kapama sakın! Yoksa zilin sesini duyamazsın.”
Hüseyin Bey eşi çıktıktan sonra kendi kendine düşünmeye başladı. Eşinden, çocuklarından uzakta, gurbet ellerde yalnız başına ölen insanları düşünüyordu. Yunus Emre’ nin bir şiiri geldi aklına:
Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin
Belki de duruma uygun düşmüyordu ama ne yapsın aklına gelivermişti işte. Dünyanın gelip geçiciliğini, hayatın kısa olduğunu, kimseyi kırmaya değmeyeceğini de düşündü. Sonra insanların çoğunun ölüm duygusunu yaşadıklarında böyle şeyler düşündüklerini, o duygu ortadan kalktığında, hayata kaldıkları yerden devam ettiklerini hatırladı. Belki de hayat böyle bir şeydi. İnsanın kendi kendini kandırması, kendisiyle hesaplaşmaktan korkması hayata tutunabilmenin bir yolu muydu acaba?
Kapı zilinin sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Kapıyı açtı, beklediği gibi, eşiydi. Ayşe Hanım haliyle çok üzgündü. Yüzüne bakınca, üzüntüye ek olarak öfke, şaşkınlık gibi duygular da yaşadığını anladı. Bunca yıllık karısını tanımaz mıydı?
“Sorma!” diye başladı Ayşe Hanım:
“Ben ömrümde böyle bir şey görmedim. Füsun üç gün önce Seher Hanım’ın kızını aramış, annelerinin durumunun pek de iyi olmadığını, gelmeleri gerektiğini söylemiş. Kızı da işlerinin çok olduğunu, abisini arayacağını belirtmiş. Ne gelen var ne giden. Seher Hanım, önceki akşam saat dokuzda ölmüş. İlk iş olarak, kızını aramış. Telefondaki kısa bir sessizlikten sonra abisini arayacağını, gelmeye çalışacaklarını söylemiş. Birkaç komşuya da haber vermiş. Bizim zili de çalmış ama kapı açılmayınca dışarıda olduğumuzu düşünmüş. Demek ki balkonda olduğumuz için duymamışız. Yan blokta, ölümden sonra yapılacak işleri bilen bir komşuları varmış, onu çağırmışlar. Sabaha kadar klimalı odaya koydukları cenazenin başında oturmuşlar. Başta Yasin olmak üzere, çeşitli duaları okumayı ihmal etmemişler tabii ki. Gece boyunca çocukları beklemişler, ama boşuna. Nerden baksan sekiz saatlik yol. Gece yarısı oğlu aramış. Cenaze arabası gönderdiğini, zahmet olmazsa ilgilenmelerini, masrafı neyse karşılayacağını söylemiş. Füsun’un kocası Yusuf, Allah razı olsun, doktor bulup ölüm raporunu bile almış. Kapıdan çıkarken karşılaştım. Cenazeyi taşımak için karşı mağazalarda çalışan tezgâhtar çocuklardan yardım istemeye gittiğini söyledi.”
Ayşe Hanım tüm bunları nefes nefese antrede anlatmıştı. Açık unuttuğu kapıdan “Aman dikkat!, Yavaş!, Biraz sağa,” gibi erkek sesleri geliyordu. Cenazeyi çıkarıyorlardı demek ki. Hüseyin Bey kapıyı yavaşça kapadı. Birbirlerine hiçbir şey söylemeden balkona doğru yürüdüler. Ayşe Hanım yarı açık olan iki panjur kanadını, dışarıyı daha iyi görebilmek için biraz daha yukarı kaldırdı. Cenaze arabası çalıştırılmıştı. Tabutun dört kişinin omuzlarında bahçe kapısından çıkarılmakta olduğunu gördüler. Kuşkusuz, apartmanın diğer balkonlarındaki komşuları da olan biteni izliyorlar, bir yandan da dua ediyorlardı.
Tabut cenaze arabasına yerleştirildi, arka kapak kapatıldı. Şoför koltuğuna oturup hafifçe gaza bastı. Sağdaki koltuk boştu. Refakatçisi olmayan cenaze arabası, bir yük taşır gibi ağır ağır yola koyuldu. Yük bir insandı, bir anneydi. Teslimat adresi Ankara' daki oğlunun eviydi. Kızı da bir zahmet oraya giderdi herhalde! (Metin Eren, 9 Şubat 2025)











0 Yorum