Telefon
WhatsApp
UNUTAMADIĞIM İNCELİKLER
300 X 250 Reklam Alanı

Bazen hayatınız normal akışında giderken, hiç beklemediğiniz birisinden hiç beklemediğiniz bir davranışı görünce bir sevinç kaplar içinizi. Gününüz, o sevinçle dopdolu geçer. Önceden kızdığınız, öfkelendiğiniz şeyleri bile hoşgörüyle karşılamaya başlarsınız. Hayatın hırgürü içinde zaman zaman rastladığımız bu incelikler, zihnimizin bir köşesinde yer etmiştir, küçük bir olay onların ortaya çıkmasına neden olur. Birini hatırlayınca, onun yaptığı çağrışımlar sayesinde başka birinin önü açılır.

Bir başka şehirdeki bir yakınınızla telefon görüşmesi yapmak istediğinizde, ya postaneye gitmek zorunda kaldığınız, ya da çalıştığınız yerin telefon santraline bağlanıp görüşmek istediğiniz telefon numarasını bildirdiğiniz yıllardan birindesiniz. En az iki üç saat beklemek zorundasınız. Bu durum, günümüz gençleri için şaşırtıcı gelebilir belki..

Yirmi dokuz yaşındayım. Murgul’da çalıştığım yıllar. Bakır üretimi sırasında, çevreye ve insan sağlığına zarar veren gazların hammadde olarak kullanıldığı sülfürik asit fabrikasının montajının son aşamasındayız. Bu fabrika sayesinde, hem çevreye verilen zarar önlenecek hem de insanlar daha temiz bir havayı soluma imkânına kavuşacaklar. Projesi bir Polonya firması tarafından yapılmış, montajı da Türkiye’nin büyük müteahhit firmalarının birisi tarafından yapılıyor. Montajının başından beri orada çalışan arkadaşım ayrıldığı için, hiçbir tecrübem olmadığı halde çalıştığım şirket adına bu fabrikanın yönetim sorumluluğunu üstlenmek zorunda kaldım. Görevim projeyi yapan firma ile müteahhit firma arasındaki koordinasyonu sağlamak ve şirket olarak bize düşen işleri de yapmak. Çalışanların hepsi de benim gibi tecrübesiz. Ama ben dahil bütün çalışanlar, fabrikayı bir an önce devreye almak için insanüstü bir çaba gösteriyorlar. Bu yıllar, meslek hayatımın çok sıkıntılı olmakla birlikte, en zevkli dönemidir.

Hayat, sadece işten ibaret değil kuşkusuz. Eşinize dostunuza da zaman ayırmak zorundasınız. Onlara mektup yazma, zaman zaman da telefonla görüşme ihtiyacı duyarsınız. Konya’daki bir yakınımla her hafta Çarşamba günü telefonla görüşme konusunda bir karara varmıştık. Sabahleyin mesai saati başlar başlamaz ilk işim, Polonya firmasının mühendislerinin, müteahhit firmanın şantiye şefinin ve benim de olduğum bir planlama toplantısına katılmaktı. Özellikle, Çarşamba toplantılarından sonra, fabrika sahasına girmeden önce, telefon santralini arayarak, memurdan verdiğim numarayı bağlamasını istemeyi de bir alışkanlık haline getirmiştim. Aradan iki üç saat geçtikten sonra fabrikanın neresinde olursam olayım, çalışanlardan birisi beni bulup haber verirlerdi nasıl olsa.

Çarşamba toplantılarının biri bir konunun tartışılması nedeniyle çok uzun sürmüş, sonunda sorunu yerinde incelemek amacıyla birlikte fabrika sahasına gitmiştik. Sorunun çözümü konusunda bir karara vardıktan sonra, fabrikadaki günlük işlerime dalmıştım. Reaksiyon kulelerinin birisinin üzerindeyken aşağıdan odacının seslendiğini duydum. Telefona çağırıyordu. Teknik Müdür olmalıydı. Kulenin kedi merdiveninden platforma, oradan da normal merdivenlerde üç kat aşağıya indim. Teknik Müdür değilmiş. Telefondaki santral memurunun sesiydi. Şöyle diyordu: “Metin Bey bugün Çarşamba unuttunuz herhalde. Konya’ya telefon bağladım.” Gerçekten de unutmuştum. Fakat bu inceliği hiç unutmadım.

Telefon santralinin işletmenin ana binasının zemin katında olduğunu biliyordum ama hiç görmemiştim. Böyle bir inceliği düşünen insanı şahsen de tanısam iyi olacaktı. Bir gün öğle yemeğinden çıktıktan sonra telefon santraline uğradım. Kumanda panosunun önünde bir adam, kapısı arkaya dönük olarak elindeki metal uçlu bir aleti panonun uygun yerlerinden birine takmakla meşguldü. “İyi günler” deyince, koltuğunu bana doğru döndürüp “İyi günler, Metin Bey” dedi. Kafasındaki kulaklığı ilk girişinde fark etmiştim ama kara gözlüklerinin yüz yüze geldiğimizde fark edebildim ancak. Demek ki âmâ imiş. Günümüz gençleri bu kelimeye yabancıdırlar belki. Eskiden gözleri görmeyenleri tanımlamak için incitici olmasın diye “kör” yerine bu kelime kullanılırdı. Şimdi “görme özürlü” deniyor ama bence bu kelime daha incitici. “Zekâ özürlü” demek gibi bir şey. Kendisine gösterdiği incelik için teşekkür ettim. Hemen yandaki çay ocağından çay ısmarladı. Mesai saati başlayana kadar, gelen bağlama isteklerini karşılamak amacıyla verilen araların dışında, uzun uzun sohbet ettik. Bundan sonra Çarşamba günleri aramama gerek olmadığını, kendisinin bunu görev olarak bileceğini söyledi. Ben “estağfurullah” derken, kara gözlükleri altındaki gülümseyen bir yüz ifadesi gözümden kaçmadı. Odadan çıkıp işyerime doğru yürürken, kelaynak kuşları gibi sayıları azalmış bu ince ruhlu insanları düşünüyordum.

Gençlik yıllarım geldi aklıma. Memlekette tanışıp kısa bir süre sohbet ettiğimiz bir âmâ arkadaşı hatırladım. Ankara’da bir üniversitede öğrenciydi. Ankara’dan Konya’ya bilet almak için gittiğim bir otobüs yazıhanesinin önünde karşılaştık onunla. “Merhaba” diyerek ismiyle hitap ettim. Benim ismimle karşılık verdi. Hiç unutmamış. Yan yana koltuklardan bilet aldık. Otobüsün hareket saati gelince yerlerimize oturmak isterken ben onun âmâ olduğunu unutup pencere kenarına oturması için yol açmaya çalışırken, o itiraz etti. “Ben nasıl olsa görmüyorum, oraya sen oraya otur, manzara seyredersin” dedi.

 

Yol boyunca sohbet ettik. Mahcubiyetten, camdan dışarı bakmaya cesaret edemedim. Memlekete gelince, evini bana tarif etti. Birlikte evine kadar yürüdük.

Buraya kadar yazdıklarımdan, ince ruhlu insanların sadece âmâlar arasından çıktığı düşünülebilir. Her ne kadar âmâlar çok duyarlı olsalar da, diğer insanlar arasından son derece duyarlı insanlar çıkabilir. Hiç beklemediğiniz anda öyle bir davranış görürsünüz ki “Dünyada böyle insanlar da varmış” der şaşırır kalırsınız. Anlatacağım şu olayı, öğrenciliğim sırasında yaşadım.

Eskişehir’deki yüksek öğrenimim sırasında, sadece sınavlara yakın zamanlarda ders çalışmaya başlıyor, normal zamanlarda girmediğim ya da başarısız olduğum dersleri yoğun bir çalışma temposuyla Eylül sınavlarında veriyordum. Diğer zamanları okumaya ve şiir yazmaya, arkadaşlarla birlikte hoşça vakit geçirmeye ayırmıştım. Edebiyat, felsefe ve tarih başlıca ilgi alanlarımdı.

Bir gün gazetede küçük bir reklam gördüm. Üç ayda bir çıkan bir Felsefe Dergisi’nden bahsediyordu. Yayın yönetmeni dergilerdeki şiirlerinden tanıdığım Afşar Timuçin’di. Hemen bir mektupla abonelik başvurusunda bulundum. Mektubu da o an çalışma masamın üzerinde bulunan zarflardan birisinin içine koyduğumu hatırlıyorum .

Neyse, bir süre sonra dergi ev adresime geldi. Dergiyle beraber daktiloyla yazılmış, bir mektup vardı içinde. Aynı kelimelerle olmasa bile şöyle yazıyordu mektupta:

“Dergimize gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ederiz. Yalnız, başvuru mektubunu gönderdiğiniz zarf içinde bir karton parçası üzerine yazılmış, bir adres bulduk. O adresi de aşağıya yazıyoruz.”

Ve adresi yazmışlar. Hem şaşırdım, hem sevindim. Sonra bir arkadaşla karşılaştığımı, oturup konuştuktan sonra adresini aldığımı o an yanımda kâğıt olmadığı için, bir kibrit kutusunu yırtıp adresi onun üzerine yazdığımı hatırladım. Şu inceliğe bakar mısınız? Adamlar hiç üşenmeden bir mektup yazıyorlar, belki önemli bir şeydir diye, karton parçasının üzerindeki basit bir adresi mektubun sonuna ekliyorlar. Hem de daktiloyla temize çekerek. Bu incelik karşısında, benim de bir teşekkür mektubu yazmam gerekirdi. Kafamda kavak yellerinin estiği bir dönem olduğu için, düşünemedim bile. Şimdi düşünüyorum da, hayıflanmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Ne yazık ki, hayat müsvedde kâğıtlara yazılamıyor. Temize çekme şansınız yok. Yaşanıp gidiyor işte.

Verdiğim örneklerde dikkat çeken en önemli unsur, ince davranışların hiçbir çıkar gözetilmeden, insan olmanın bir gereği olarak kendiliğinden yapılması. Bu ince davranışlar geçmişte mi kaldı? Hayır geçmişte de günümüzde de ince ruhlu insanlar gördüğümüz gibi hoyratça davrananları da görebiliyoruz. Sözgelimi, elinizdeki bir alışveriş poşeti ile apartmanın kapısına geldiniz, bir yandan da cebinizde anahtar arıyorsunuz, Hemen arkanızdaki komşunuzun kapıyı açıvermesi, ne güzel bir davranıştır. Gülümseyerek teşekkür edersiniz ona. Bir markette elinizdeki birkaç parça ürünle hesap ödeme kuyruğundayken, önünüzdeki alışveriş arabası dolu bir kişinin, sırasını size vermesine ne dersiniz? . Bu ülkede halâ bu güzel davranışları gösteren insanlar yaşıyorsa, sıklıkla gördüğünüz hoyratlıklara rağmen, insanlık ölmemiş demektir. Yine de umut var! Sevinebilirsiniz.

Madem ki, unutulmayan inceliklerden bahsediyoruz “incelikler şairi” Behçet Necatigil’i nasıl unuturum? Yazımı onun “Eski Sokak” şiirinden aldığım üç kıtayla bitireyim.

Girer miydi evinize, yer miydi

Turfanda bir meyve, iyi bir besin

Kalın kâğıtlarda çöplerimiz,

Çocuklar görüp imrenmesin

[…..]

Kimi günler evdeydim

Masada kâğıtlara kapanarak

Ne de çok çocuk

Sesleriyle dolardı sokak

Bir cami avlusunda kuşlarca

Bunun sekiz onun on, – duyardım

Ürküp kaçmasınlar, pencereden

Yavaşça bakardım.

 

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!