Telefon
WhatsApp
RADYO GÜNLERİ
300 X 250 Reklam Alanı

Bir Pazar günüydü. Baktım, babam elindeki şerit metreyle bir tahtayı ölçüyor, kenarlarını bir kurşun kalemle işaretliyordu. Yine eve küçük eşyalardan birini yapacaktı herhalde. “Baba, ne yapıyorsun” diye sordum. Elindeki kullanıla kullanıla küçülmüş kurşun kalemi kulağının arkasına koydu. Testereye doğru uzanırken, “Oğlum, yarın radyo alacağım. Onun koyacağımız bir raf hazırlıyorum ” dedi. Ne kadar sevindiğimi bilemezseniz! İlk radyoyu amcamlarda görmüş, bir kutudan konuşma seslerinin, şarkı ve türkülerin nasıl çıktığını hep merak etmiştim. Demek ki yarın bizim evimiz de benzer seslerle dolacaktı.

Kesilen parçanın dört tarafına, yerlerini özenle ölçüp işaretledikten sonra, bir matkapla vida bağlayacağı delikler açmaya başladı. Sonra bir şekilde - daha ayrıntısını anlatmayayım artık - oturma odasının giriş kapısının karşı duvarında asılı duran aynanın üzerine monte etti. Üzerine radyonun konulacağı raf hazırdı artık.

Ertesi akşam elinde mukavva kutuyla eve geldi. İçinden siyah mikadan yapılmış bir gövdesi olan PHILIPS marka bir radyo çıkardı. Ön yüzü krem rengiydi bu radyonun. O yaşlarda, mikanın ne olduğunu ve PHILIPS markasını bilemezdim tabii. Bunlar büyüdükten sonra öğrendiğim şeyler. Radyo rafın üzerine konuldu. Kordonun prizin yerine yetişmediği anlaşılınca, çalıştırılması ertesi güne kaldı. Bu durum bir hayal kırıklığı oldu benim için. Çare yoktu, bir gün daha radyosuz geçecekti.

Salı günü akşamı babam elinde siyah bir sıva üstü piriz ve yeterince uzunluktaki kablo ve kablo borusuyla eve geldi. Hemen yanımızdaki evde oturan Hüseyin amcamdan yardım istedi. Birlikte kablo döşediler ve prizi monte ettiler. Sonra, oturma odamızı gürül gürül bir radyo sesi doldurdu. Babamın kanal arama düğmesini çevirirken duyduğum parazitler ve cızırtılar kulaklarımı tırmalasa da, katlanacaktık artık. Bizim de radyomuz olmuştu ya, ne gam!

İlkokul üçüncü sınıfa kadar, radyo; benim için kulaklarımı dolduran güzel bir müzik, biraz da erkek ve kadın konuşmalarıydı. Türküler, şarkılar ruhumu dinlendiriyor, zaman zaman da coşturuyordu beni. Konuşmaların bilincine üçüncü sınıftan itibaren varmaya başlayacaktım. Radyo, annemden babamdan, daha sonra da okuldan aldığım eğitime ek olarak yeni bir eğitim aracı olacaktı.

Radyo her gün sabah 6.30’da İstiklal Marşı’yla açılır, annem kahvaltı için hazırlık yaparken, ben de yatağımda onu dinlemeye koyulurdum. İlk programın adı “Günaydın”dı. Cuma hariç, hafta içi günler yayımlanırdı. Köye, köylülere yönelik eğitici bir programdı. Konuşma aralarında halk türküleri çalınırdı. Halk türküleri dinleme zevkini bu sayede edindiğimi söyleyebilirim. Pazar günleri geç kalktığım için, bu saatte hangi programın olduğunu bilmiyorum.

Yukarıda “Cuma hariç” dedim. Çünkü Cuma günleri “Kur’an-ı-Kerim Açıklaması ve Yorumu” olurdu. Güzel sesli bir hafız, Arapça Kur’an okurdu, ardından ayetlerin Türkçe mealini dinlerdim. O yaşlarda pek anlayamazdım tabii ki. Fakat “Allah’ın selâmı üzerinize olsun” diye başlayan tatlı dilli bir dini sohbeti dinlemeye doyamazdım. O sohbete “sevgi dili” hâkimdi. Ne cennet müjdesi verir, ne de cehennem azabıyla korkuturdu. Başlangıçtaki sözlerin, "Selamün Aleyküm" demenin Türkçesi olduğunu öğrenmem için epeyce büyümem gerekecekti.

07.00, Köye Haberler: Bu köylülere yönelik bir haber programıydı. On on beş dakika sürer, hangi köye yol yapıldığına, hangi köye elektrik ve su getirildiğine ilişkin haberler verilirdi. 07.30’daki “Haberler ve Hava Durumu”na kadar olan boşluk türkülerle doldurulurdu. Lise yıllarında bu boşluğun halk hikâyeleriyle doldurulduğunu hatırlarım. Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Arzu ile Kamber gibi halk hikâyelerini bu programdan öğrendim. Sabah okula yetişmek için bir şeyler atıştırdığım kahvaltıda bana eşlik ederdi.

Haberler, gong sesiyle birlikte, “Saat 7.30. Şimdi Haberler. Spikeriniz, ben…” diye başlardı. Bir gün “spiker” ne diye sormuştum babama. “Oğlum, haberleri okuyan kendisini tanıtıyor.” gibi bir şeyler söylemişti. Yukarıda boş bıraktığım noktalı yerler, Sevinç Yemişçi, Ülkü Kuranel, Jülide Gülizar, Çetin Çeki, Erkan Oyal gibi isimlerle doldurulurdu. 1966 yılı olmalı. İlk haber her gün Amerika’da Walter Reed Ordu Hastanesi’nde yatmakta olan Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in sağlığı ile ilgili olurdu. Haberlerin biri de Vietnam’ı işgal eden Amerikan askerleri ile ilgiliydi. Onlara karşı direnen Vietkong gerillalarından bahsederdi. Amerika Vietnam’ı neden işgal etmişti? Vietkong gerillaları kimlerden oluşuyordu? Sahi, gerilla ne demekti? O yaşlarda bu sorulara net bir cevap veremiyordum tabii ki. Kıbrıs’ta bir Türk toplumu olduğunu 1963 yılında uçağı düşürülen Cengiz Topel’in şehit edilmesiyle duymuştum. Kıbrıs Türk Cemahiriyesi Başkanı Rauf Denktaş’ın ve Kıbrıs Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük’ün isimlerine aşina olmam o yıllara rastlar. İsmet İnönü başbakandı, Süleyman Demirel ise Başbakan Yardımcısı.

7.30 haberlerini dinlerken, nerelere kadar gittim. Yukarıda anlattıklarımı radyonun 7.30, 13.00 ve 19.00 haber bültenlerinden öğrenmiştim. 7.30 haberlerinin hemen ardından, “Şimdi Hava Durumu” denilerek o günkü hava durumuna geçiş yapılır, Karadeniz Bölgesi Batı ve Doğu Karadeniz diye ikiye ayrılarak Türkiye’nin yedi bölgesindeki hava durumu hakkında bilgi verilirdi. Bölgelerdeki illerin isimleri belli bir yönteme göre sayılır, bu illerde havanın nasıl olacağını öğrenirdik. Sözgelimi İç Anadolu Bölgesi’yle ilgili hava durumu, “Ankara, Çankırı, Kayseri, Kırşehir, Konya, Nevşehir, Niğde, Sivas, Yozgat illeri ve çevrelerinde…” diye başlar, diğer bölgelerdeki iller de sayılarak devam ederdi. Her gün o kadar dikkatli dinliyordum ki, bir gün Türkiye’nin 67 ilini sayarken buldum kendimi.

Haberler biter, kalan beş dakikalık boşluk Hafif Batı Müziği ile doldurulurdu. Derken bir gong sesi ardından şöyle bir anons: “Saat sekiz, Demirbank hayırlı işler diler.” Ankara’daki sanat faaliyetleriyle ilgili haberler başlar, hangi tiyatro salonunda hangi oyunlar oynanıyor, nerede resim sergisi, nerede konser var bu haberlerden öğrenirdim. Bunu bir solistten türküler takip ederdi. Saniye Can, Yıldız Ayhan, Necla Erol, Muazzez Türüng, Muzaffer Akgün, Osman Türen, Mustafa Geceyatmaz, Nurettin Dadaloğlu, Nurettin Çamlıdağ, Nuri Sesigüzel gibi sanatçıları bu sayede ve günün diğer saatindeki programlar sayesinde dinledim. Muazzez Türüng’ten “Geçti Dost Kervanı, Eyleme Beni” türküsünü hiç dinlediniz mi? Ben bu yazıyı yazarken hatırladım ve Youtube’dan hemen arayıp buldum. Hele Nuri Sesigüzel’in “Fırat Kenarında Yüzer Kayıkları!” O yıllarda dillerden düşmezdi. Saat on ikide başlayıp, 13.00 haberlerine kadar devam eden “Yurttan Sesler” programını da unutmayayım. Yoksa o programın sunucusu olan ve Anadolu’yu karış karış dolaşarak türküler derleyen Nida Tüfekçi’ye haksızlık etmiş olurum. O yaşlarda, Türk Sanat Müziği bana ağır gelirdi. Bu müziğin zevkine lise yıllarında varmaya başladım. Üniversite yıllarında pekişti, şimdi çoğunlukla TRT Nağme dinliyorum.

Yukarıda yazdıklarıma tekrar dönüp bakınca, kendimi günlük radyo programına kaptırıverdiğimi gördüm. En iyisi burada durup, çocukluğumun ve gençliğimin belli başlı programlarından bahsedeyim. Bizim kuşaktakilerin çoğu “Arkası Yarın” programlarını nasıl hatırlamaz? Yerli ve yabancı yazarların önemli eserleri radyoya uyarlanır, tiyatro sanatçılarımız tarafından seslendirilirdi. Cihan Ünal, Yıldırım Önal, Tomris Oğuzalp gibi sanatçıların sesleri bu program sayesinde kulaklarımda yer etti. Başlamadan önce oyuncular tanıtılır, ses efektlerini yapanın da adı söylenirdi. “Efekt: Ertuğrul İmer” anonsunu hiç unutmam. 9.40-10.00 arasında, annem evi süpürürken, bir yandan da “Arkası Yarın” programına kulak kabartırdı. Salı günleri akşam saat sekiz, “radyo tiyatrosu” günüydü. Bir saat sürerdi. Ertesi günü, yazılı sınavım olsa bile, bu programı dinlemeden edemezdim.

Sonradan filmi de yapılan, “On İki Öfkeli Adam” oyununu merak ve heyecanla dinlemiştim.

Cumartesi günleri, akşam saat beşteki “Çocuk Saati” programlarını hiç kaçırmazdım. Beş dakika öncesinde otururdum radyonun başına. “Çocuk Saati: Masal, Oyun, Müzik” anonsunu duyunca sevinç ve heyecandan uçacak gibi olurdum. Rüştü Asyalı’nın başrolünü oynadığı, daha sonra filmi de yapılan, Keloğlan dizileri “Çocuk Saati” kökenlidir. Keloğlan’ın annesinin, “Kel oğlum, keleş oğlum” diye başlayan sözleri zihnime öyle yer etmiş ki, bu yaşta bile hatırlayabiliyorum. Köksal Engür’ün “on sekiz yaş” sesini de ilk kez bu programda dinlemiştim. Çocuklar için hazırlanmış “Müzikli Oyun”, Pazar günü öğleden öncesinin hiç unutamadığım programlarından biriydi. Hafta içi günlerde öğleden sonra saat dörtte yayımlanan, “Çocuk Bahçesi” programı çocuklar için hazırlanmış bir “Arkası Yarın” programı gibiydi adeta. Define Adası, Robinson Crusoe, İki Sene Mektep Tatili, Heidi gibi okuduğum çocuk klasiklerini burada “radyo oyunu” olarak tekrar dinleme şansım oldu.

Biraz da reklam programlarından bahsedeyim. Hani televizyon dizilerinde fazla reklam olmasından yakınanlar, “reklam arasında dizi” diye dalga geçerler ya, bu durum radyo reklamları için tam anlamıyla geçerliydi. Bu programlar akşam saat altıda başlar, 19.00 haberlerine kadar sürerdi. Reklam şirketleri kendi adlarıyla anılan müzik programları ve skeçler hazırlarlardı. Sözgelimi şöyle bir anons duyulurdu: “Poyraz Reklam Sunar: Zeki Müren’le Sohbet ve Müzik.” Zeki Müren o bilindik üslûbuyla sohbete başlar, iki de güzel şarkı söylerdi. “Alpay’la Randevu” da bu reklam programlarının arasındaydı. Alpay’ın çok sevilen iki şarkısı vardı o zamanlar: “Fabrika Kızı” ve “Eylül’de Gel.” Yanlış hatırlamıyorsam, “Orhan Boran ve Yuki” ve “Uğurlugil Ailesi ()Müşfik Kenter, Yıldız Kenter, Şükran Güngör)” programlarını da reklam aralarında dinlerdik.

Spor programlarını da unutmayayım. Bugünkü gibi futbol ilk sıradaydı. Cumartesi ve Pazar günleri öğleden sonra üçten itibaren naklen maç yayınları olurdu. Özellikle üç büyükler olmak üzere Birinci Ligde – günümüzde Süper Lig denilen- oynanan birçok maç, onar dakika süreyle naklen yayımlanır, bir maçtan gol haberi geldiği zaman, o maçın oynandığı stadyuma bağlanılırdı. Halit Kıvanç başta olmak üzere, Orhan Ayhan, Necati Karakaya, Çetin Esen Kaptan gibi maç spikerlerini hiç unutmam. Gençlik yıllarımda bunların arasına İzmir’den maç anlatan Ali Kocatepe de dâhil oldu.

Pazar akşamları 21.25’te başlayan “Spor Dergisi” programında Cumartesi ve Pazar günü oynanan maçların kritikleri yapılır, son puan durumu da verilirdi. Bu programda futbolun dışındaki güreş, boks, atletizm, basketbol gibi diğer spor dallarıyla ilgili haberler de olurdu.

O yıllarda bazı boks maçlarının da naklen yayımlandığını bilirim. Orhan Ayhan’ın anlattığı ilk profesyonel boksörümüz Cemal Kamacı’nın Avrupa şampiyonu olduğu maçı zevk ve heyecanla dinlemiştim. Aparkat, kroşe gibi boks terimlerini bu sayede öğrendim.

1969 öncesi, radyo haberlerinin önemli bir konusu Amerika’nın uzaya gönderdiği Apollo serisi uzay araçlarıydı. Apollo 8, 9, 10 Ay’a gidiş hazırlığı yapan uzay araçlarıydı. Temmuz 1969’da içindeki üç astronotla birlikte Ay’a gönderilen Apollo 11’in fırlatılışını, bu araçtan ayrılan “Örümcek” adlı aracın Ay’a inişini, iki astronotun Ay’da yürüyüşünü, bu aracın Ay’dan ayrılarak Apollo 11’le kenetlenişini, dönüşte okyanusa inişini, radyodan yapılan naklen yayımlarla öğrendim. Şimdi anlatırken, o an kadar olmasa bile, tatlı bir heyecan duyuyorum.

Dini yayımlar da ihmal edilmezdi. Özellikle Ramazan aylarında bunların sayısı artardı. İftar vakti gelince, “Ankara için iftar saati” şeklindeki bir anonstan sonra güzel sesli bir müezzinin okuduğu ezanı dinlerdik. Ardından yapılan, “Allah’ım, senin rızan için oruç tuttum, senin rızan için orucumu açtım, sana inandım, sana güvendim, hamdolsun verdiğin nimetlere, sağlık ve afiyete” diye başlayan duayı dün gibi hatırlıyorum. Kandil günleri de Ankara’daki bir camiden naklen mevlit yayımı yapıldığını da ekleyeyim.

Önceden de belirttiğim gibi, radyo eğitim aracı olarak kullanılıyordu. Her sabah dokuzda başlayan “Kadın Dünyası” programını, hafta içi günler saat ondan on bire kadar süren ve öğleden sonra üçten itibaren sabahçı öğrenciler için tekrarlanan “Okul Radyosu” programlarını nasıl unutabilirim?

Akşam beşe doğru, bir radyo oyunu şeklinde düzenlenmiş köylülere yönelik bir program da vardı. Bu program da genellikle kooperatifçilik özendirmeye çalışılır, toprağın verimini artırmak için tavsiyelerde bulunulurdu.

Dikkat ederseniz, şimdiye kadar hep Ankara Radyosu programlarından bahsettim. Çünkü evimizdeki radyodan en net dinlenen bu radyoydu. İstanbul, İzmir, Erzurum radyoları da vardı ama net dinleyemediğimiz için tercih etmezdik. Kıbrıs ve Polis Radyoları kısa dalgadan yayın yaparlardı. Ankara radyosunda, annemin “Alafranga” dediği yabancı dilden müzikler çalındığı zaman, hemen bu radyoların olduğu dalgalara çevrilirdi arama düğmesi. O zaman Kıbrıs Türk-Rum ortak yönetimindeydi. Dolayısıyla radyo yayımları da ortaktı. Bir Rum spikerin, kırık bir Türkçeyle yaptığı şu anonsu hiç unutmam: Burası Kıbrıs Radyo Yayım Korporasyonu. Kıbrıs ve Polis radyolarında, Türkiye radyolarında yer bulamayan çoğu Arabesk olan müzik parçaları da çalınırdı. Bu arada 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında, ulusun birlik ve beraberlik ruhunu ayakta tutmak için yapılan yayımdan da bahsetmesem olmaz. Gün boyu kahramanlık türküleri söylenir ve şiirler okunurdu.

Daha sonra Çukurova Radyosu da kuruldu. Onu da net işitebildiğimiz için, gerektikçe Ankara Radyosundan bu radyoya da geçebiliyorduk. Lise yıllarındayken, Türkiye Radyoları, TRT 1 ve TRT 2 adlarıyla ortak yayım yapmaya başladı. TRT 3’ün ve TRT’nin diğer radyolarının kuruluşu daha sonraki yıllardadır. TRT 1 ortak yayımından en iyi hatırladığım program Bülent Özveren’in canlı olarak sunduğu “Sabahtan Sabaha” programıydı. Özveren çok hızlı konuşur, programın canlı olduğunu vurgulamak için sık sık dakikalık hassasiyetle saat ayarlarını verirdi. Programda günün sevilen Türk Sanat Müziği, Türk Halk Müziği ve Türk Pop Müziği – o zamanlar Türk Hafif Müziği denirdi - parçalarını dinlerdik.

İlk radyomuz, yukarıda bahsettiğim gibi, elektrikle çalışan PHILIPS markalı bir radyoydu. Daha sonra babam onu pilli bir SONOLOR marka radyoyla değişti. Sanırım büyük olduğu için, önceki radyonun rafına konulmadı. Yeri pencerenin yakınındaki köşede duran komodinin üzeriydi. Altı tane büyük pille çalışırdı. BEREC veya PİLMA TUDOR markalı pillerin ömrü yaklaşık altı aydı. Ömrünün azaldığı zaman iyi tespit edilmezse, pil çözeltisi pil kutusunun içine akardı. İşin yoksa bıçakla kazı. Sonra akmayan piller çıktı. “Çelik patentli PERTRİX Pilleri” diye reklamı yapılıyordu.

Gördüğüm elde taşınan ilk radyo teyzemin öğretmenlik yaptığı Okçu’da kullandığı radyoydu. “Çantalı Radyo” derdik. Bu tür radyolar çay boyunda yapılan pikniklerin olmazsa olmazıydı. Daha sonra, babamın Almanya’dan getirdiği çantalı radyo, yüksek öğrenimimi yaptığım Eskişehir’de ve ilk çalışma hayatına başladığım Murgul’da bana eşlik etti. Düzenli bir ev hayatına geçinceye kadar radyo bana bir can yoldaşıydı. Ders çalışırken bile radyo dinlerdim. Çalışmaya yoğunlaştığım zaman duyamazdım belki ama başımı kaldırdığım zaman müzik sesi duymak iyi geliyordu bana. Yeri geldi, radyoyla ilgili bir anımı anlatıp, yavaş yavaş yazımın sonunu bağlayayım. Yoksa bu işin sonu gelmeyecek.

Eskişehir’de öğrenciyim. Dört arkadaş bekâr evinde kalıyoruz. Arkadaşlar, akşam yemeğinden sonra sinemaya gitmeyi teklif ettiler. Öyle bir ruh halindeyim ki, canım sinemaya gitmek istemiyor. “Siz gidin, ben kitap okuyacağım” dedim. Gerçekten de onlar gittikten sonra bir saat kadar kitap okudum. Gözlerim yorulunca, ışığı söndürüp, somyanın üzerine uzandım. Her zaman olduğu gibi radyo açık… Kısa bir süre dalmışım. Derinden gelen bir müzik sesiyle uyandım. Aman Allah’ım ne güzel bir şarkı bu:

Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey

Mehtaba dalıp yâr ile sohbet ne güzel şey.

Büyülenmiş gibiydim adeta. Bitti. Yıllarca o şarkının peşine düştüm. Plakçılara sordum: Yok. Nihayet Youtube gibi günümüzün yeni teknolojileri çıkınca bulabildim.

Hâlâ radyo dinlemeye devam ediyorum. Artık dijital radyolar çıktı. Yaşlandık ya, favorilerim TRT Nağme ve Radyo Alaturka. Spotify ve Youtube Müzik gibi platformlardan istediğim şarkıyı bulabiliyor, kendime özgü şarkı listeleri de yapabiliyorum. Kitap okumaktan gözlerim yorulduğu zaman, bu müzik parçalarını dinlemek en büyük zevkim. Basit bir hayat olsa da, yaşadığımız her anın tadını çıkarmak güzel şey! (Metin Eren)

Not: Bu yazı Konya Yenigün Gazetesi' nin aylık eki olarak yayınlanan, Çumra Kültür ve Sanat Topluluğu tarafından hazırlanan 9000 Yıllık Delikanlı: ÇUMRA dergisinin 29 Temmuz 2023 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

 

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!