KERPİÇ
Eniştem Sabri usta Hüseyin amcamın ortanca oğlu Mehmet abimin getirdiği son harç kovasını odanın temeli için hazırladığı taşların üzerine döktü.
Çamur önce taşların arasındaki boşlukları doldurdu, sonra yüzeyi örttü. Kovanın dibinde kalan artık harçları malasıyla kazıyıp temelin üzerine silkeledi, malayla son düzeltmeyi de yaptıktan sonra, “Gençler, artık odanın temeli bitti, mola verelim” dedi. Bunun üzerine, harç kovasını getiren Mehmet abim boş kovayı alıp harç yığınının önüne bıraktı, kovayı dolduran amcamın büyük oğlu Selahattin abimse elindeki küreği yere attı. Dinlenmek üzere, oradan sota bir yere uzaklaştılar. Anlaşılan sigara içeceklerdi. Biri on dört, diğeri de on sekiz yaşındaydı o zamanlar.
Sabri eniştem göz ucuyla, biten temele baktıktan sonra, “Çok şükür, bu iş de oldu” diye geçirdi içinden. Sonra bir yandan pantolonunun arka cebindeki sigarasını çıkarırken, ağır ağır yere çömeldi. Çakmağı çıkarmadığını hatırlayıp hafifçe kaykıldı, pantolonunun yan cebindeki çakmağı aldı. Sigarasını yakıp, derin bir nefes çekti.
O dönemde “Çumra’nın en iyi sıvacısı kimdir?” diye bir soru sorulsa, birçok kişi tereddütsüz eniştemin adını verirdi. Sıvacı olarak tanınmasına rağmen, aynı zamanda iyi bir duvarcıydı da. İki oda bir mabeynden oluşan, kerpiçten yapılma bir evleri vardı. Bu eve bir göz oda daha ekleme ihtiyacı doğmuştu. Elinden de iş geldiği için, halamla birlikte bizim bahçeye bakan tarafa bir oda daha yapmaya karar vermişlerdi Artık evin temel bitmişti. Böyle işlerde, eş dost ve akrabalar yardıma koşarlar. O yüzden ağır işleri yaşça büyük olanlar yapar, küçük işler de bize kalırdı. Ben altı yaşındaydım; elbet bana düşen bir iş de olacaktı.
Aradan birkaç gün geçmişti. Odanın orta yerine kerpiçler getirilmiş, temelin dört tarafına ipler gerilmiş, oda kerpiç işlenecek duruma gelmişti. Selâhattin abim ve Mehmet abim harç hazırlayıp, münavebeli olarak harç kovasını taşıdılar. Amcamın küçük oğlu on iki yaşındaki Sebahattin abim gerekli miktardaki kerpici ustaya yakın bir yere yığdı. Benden bir yaş büyük olan halamın oğlu Basri’nin ve benim görevim; usta, yani eniştem, “kuzu ” deyince küçük kerpiçleri, halamın on yaşındaki büyük oğlu Salih abimin görevi ise “ana” deyince büyük kerpiçleri enişteme uzatmaktı. Böylece, biz küçükler, boyumuzun yetiştiği yere kadar yardım ettik, duvar elimizin uzanamadığı kadar yükselince, işi büyüklere bıraktık. Her tarafımız toza bulandı ama olsun, o yaşlarda iş yapmak eğlence gibi geliyordu bize. Aslında böyle işlerde Osman amcamın oğlu Cavit de olurdu ama, günlerden Pazar olduğu için Zühtü’yle birlikte, dayısının berber dükkânını temizlemeye gitmiş olmalıydı.
Duvar yükseldiği için artık bize iş kalmamıştı. Ama ben bazen evimizin bahçesinden, bazen de bizzat yanına giderek inşaatı gözlüyordum. Bir ara eniştemin duvardan aşağıya topaca benzer bir şey sarkıttığını gördüm. Merak edip ne olduğunu sorduğumda, ona şakül (şakul) denildiğini duvarın, dik olup olmadığını ölçmeye yaradığını anlattı. Bir de su terazisi vardı. Düz bir yere konulunca su damlasının iki çizgi arasına geldiğini görmek çok hoşuma giderdi.
Kerpici, inşaata kullanılan aleti edevatı bizzat yaşayarak, onlara dokunarak tanımak, şimdi düşündüğümde, insanın hayatını ne kadar zenginleştiriyormuş meğer. O yaştaki bir çocuk, sadece iş yapmaz, oyun da oynardı tabii. Bir yere ev yapılacaksa, ya yol kenarlarına ya da top oynadığımız arsaya kerpiçler yığılırdı.
Top sahamız kerpiçlerle işgal edilince çok sinir olsam da elimden bir şey gelmezdi. Ama olsun, biz kerpiçlerle de oynayabilirdik. Büyük kerpiçlerin birini yatık birini dik koyduğumuz zaman, bir koltuk elde ederdik. Bu koltuklar bir araya getirilince sinema salonunda bulurduk kendimizi. Peki perde nerede? Arkadaşlardan birisi, akşam annesinden dayak yemeyi göze alarak, evlerinden bir yatak çarşafı getirmişti. Yeri biraz kazıp etrafını taş toprak doldurarak diktiğimiz sopaların kenarlarına çarşafı bağladığımız zaman, alın size bir sinema perdesi. Oyuncular? Çarşafın, yani sinema perdesinin arkasına geçerler, birbirleriyle dövüşür gibi ellerini, kollarını ve ayaklarını hareket ettirirlerdi. Çünkü dövüşlü filmler çok modaydı o zamanlar. Birisi sinemaya gidip gördüğü filmi anlatırken, ilk işimiz “Kaç tane dövüş vardı ?” diye sormak olurdu. Peki, sinema makinesi nerede? Birisi evden alt üst demliği ile bir çaydanlık getirmişti. Onu da kerpiç koltuklarla oluşturduğumuz sinema salonunun arkasına koyduk. “Ne ilgisi var?” diyeceksiniz belki. Biz çocuklar madem ki, o çaydanlığı sinema makinesi olarak hayal ettik, başka söze gerek var mı?
Sonunda inşaat bitti, halamlar yeni odalarına yerleştiler. Bu şekilde sekiz yıl geçti. Artık on dört yaşına gelmiştim. Halamlar eski evlerini yıkıp yenisini yapacaklardı. Bu iş için de kerpiç kesilmesi gerekiyordu. Böylece kerpicin nasıl kesildiğini de gözleme fırsatı buldum. Bu iş için çorak tarlanın uygun bir yerinden toprak getirilmesi gerekiyordu. Bu toprağın, özelliği nedir, cinsi nedir ? Bunu bilemem, ayrıca bu yazının ilgi alanına da girmiyor. Toprak kerpiç kesilecek yere getirilir, samanla karıştırılır, çamurdan bir harç yapılırdı. Harç karma, işin en zevkli tarafıydı. Paçaları sıvayıp yalınayak çamuru çiğnemeyi çok severdim. Bazıları bu işi çizmelerle yapsalar da benim tercihim, yalınayak çiğnemekten yana olurdu.
Elde edilen tam kıvamına getirilmiş harç, kerpicin kesileceği yere kovalarla taşınır, bir “ana” dediğimiz bir büyük kerpiç ve “kuzu” dediğimiz iki küçük kerpiç alacak şekilde hazırlanmış, tahta kalıba dökülürdü. Daha sonra kalıp çıkarılır, bir sonraki döküm işlemi için hazır tutulurdu. Bu iş böylece devam eder, kesilen kerpiçler döküldüğü yerde kurumaya bırakılır, bu işlem bir hafta - on gün sürerdi.
Çocukluğum bu kerpiç evlerden birinde geçti. Kışın bir kuzine sobayla ısıtılırdı odamız. Alçak tavanlıydı, çok da sıcak olurdu. Dışarıda kar altında oynadıktan sonra, sırılsıklam olmuş el örgüsü yün çoraplarımı kurutmak için ayaklarını sobanın sac gövdesine yaklaştırırdım. Yazın annem sinekleri kovduktan sonra, perdeleri kapar, içeriye bir serinlik çökerdi. O serinlikte yaptığım öğle uykularının ayrı bir tadı vardı.
Aslında belli bir yaşa geldiğimiz zaman, geçmişe özlemle bakıyoruz. O günlerin anılarını anlatmak zevk veriyor insana. O anları yaşarken de aynı zevki alabildik mi acaba? Yaşadığımız günler de bugünün çocuklarının geçmişi olacak, belki onlar da, şimdi fark etmedikleri güzellikleri o zaman yakalayacaklar. Sahi, geçmiş nerede başlıyor, şimdi nerede, gelecek neresinde bu zamanın? "Bu yazıyı nasıl bağlarım?" diye düşünürken, bu sorular, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şu dizelerini hatırlamama vesile oldu:
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare geniş bir anın,
Parçalanmaz akışında.
(Metin Eren, 22 Ocak 2019)











0 Yorum