Telefon
WhatsApp
 HAFIZ  AĞA’NIN ATI
300 X 250 Reklam Alanı

Meram’ın Meram olduğu günler. Yeşil örtmüş her yanını. Ben üç farklı tonunu ayırt edebiliyorum ama ressamların çok daha fazlasını bulacaklarından eminim. Çığırlarda karşılıklı ağaçların dalları birleşmiş, ağaç tünelleri oluşmuş.  Suvarmılıklar su kenarlarında boy atmış. Çeşit çeşit meyve ağaçları…  Erik mi dersiniz, dut mu kayısı mı? Bunların da kendi içlerinde çeşitleri var. Papaz eriği, can eriği, hamıtatlı.. Kara dut,  beyaz dut.. Şu kayısılar şekerpare,  onun hemen yanındaki al yanak. 

Sular şırıl şırıl. Berrak mı berrak. Altındaki çakıl taşları görünüyor. Eğil de iç.  Şu kuş seslerini dinleyin.  Dikkatle dinleyin ama. Cıvıltılar arasında bir ses duyacaksınız. “Cicibağ, ciccibağ!” diye ötüyor.  İşte bu yüzden yörede yaşayanlar bu kuşa “cicibağ” adını vermişler.  Su kenarlarında yetişen bir tür akasya olan ağaca suvarmılık (“Su var mı?” lık) adını verdikleri gibi.  Hava o kadar temiz ki.. Yazın ortasında bir serinlik sarmış ortalığı.  Doya doya içinize çekin.  Çiçek kokularını,  meyvelerin o kendilerine has kokularını duyacaksınız.

Ekilmeyen yerler bile yemyeşil. Yeşillikler sarı çiçeklerle,  gelinciklerle  süslü.  Ayrık otları da yok değil tabii.  Şu kaplumbağayı gördünüz mü? Susamış herhalde ağır ağır şırıl şırıl akan suyun yanına doğru gidiyor. Bahçe duvarının altındaki kirpinin de  keyfine diyecek yok hani!. Avlunun içi renk renk çiçeklerle bezenmiştir, bundan hiç kuşkum yok. Avlunun dışına yukarıda anlatmaya çalıştığım  genel manzara hakim. Bu yörede oturan hemen herkesin dış avluların  bir bölümünü biber, domates, kabak,  salatalık gibi sebzelere ayırdığını da söylemeliyim. 

Meram' da yaşayanların çoğunluğu bahçıvanlıkla geçinir. Hali vakti yerinde olanların şehirde de evleri vardır. Havalar ısınınca şehrin gürültüsünden ve sıcağından kurtulmak için dededen kalma kerpiç evlerine taşınırlar.  Bunlar düz çatılı alçak evlerdir. Çatılar genellikle kavak ağaçlarından yapılan kirişlerin üstüne  örtülen kamışların üzerine çamur sıvamak suretiyle yapılır.  Bahçeler arasında duvar yoktur. Ağaçlar o kadar sıktır ki duvara ihtiyaç duyulmaz. İki komşu bahçelerinde çalışırken birbirinin işitebilir.  Ağaçların dallarını eğerek,  uzun otları yatırarak,  sınırı ayıran  bir derecikten  atlayarak  diğer tarafa geçerler, hal hatır sorarlar, sohbet ederler.

Sabah ezanıyla birlikte  küçük çocuklar hariç  herkes ayaktadır.  Namazdan sonra bağ işleri başlar, akşama kadar sürer. Ayrık otları yolunur, yere düşen meyveler toplanır, sebzeler, ağaçlar sulanır,  ahırdaki ineğin sütü sağılır.  Evin erkeği  tarlaya gitmiştir  bile. Tarla dediğime bakmayın bahçenin düzlüğünün bittiği yerden başlayan bir yokuştan çıkılıp  tekrar bir düzlüğe geçilir. Bu yörede bu düzlüklere seki denilir. Evin yıllık ihtiyacını karşılamak için bir bölümüne buğday, diğer bölümlerine de hayvanlar için arpa ekilir. Bu küçük tarlaların alanı aşağı yukarı iki dekardır. Tarlalar diyorum, çünkü bu yörede oturan herkesin dedelerden kalan böyle bir arazisi vardır. Anlatmaya çalıştığım bağlar, bahçeler de cabası.  Bahçıvanlık yapanlar salatalık ve kabak gibi  sebzeleri  sabah erkenden toplayıp,  çiçekleri solmadan hale kadar yetişsin diye,   tahta kasalara koyarak at arabasına yüklerler. Fasulye ve biber  gibi sebzeler ve meyveler  akşamdan yüklenmiştir zaten. Bahçıvanın eşi ve çocukları da  bu yükleme işine yardım ederler. 

Bu bahçıvanlardan biri de Hafız Ağa'dır.  Yörede bu adla anılır. Birçok kişi  adını bilmez.  Kırk beş –elli yaşlarında bir adam.  Saçı sakalı  ağarmaya başlamış. Başında örme yün başlık.  Yaz kış çıkarmaz.  Sesi de güzeldir.  Çocukluğunda Kur’anı ezbere okuduğu için,  “hafız” diye çağrılmış, yaşlanınca da “Hafız Ağa” oluvermiş.  Vakit namazlarının bazılarını yakındaki küçük bir mescitte kılar.  Üç beş kişilik bir cemaat olunca da imamlık eder. 

Saat sabahın  yedisi.  Hafız Ağa,  arabasına  kasalar dolusu sebze ve meyve yüklenmiş, ancak tek arabanın geçebileceği toprak yoldan  belediye haline doğru yola çıkmıştır.  Bu arada herkes bağında bahçesinde günlük işleriyle uğraşmaktadır. Hafız Ağanın güzel bir  huyu var.  Geçtiği yolun üzerinde birini görürse,  atının dizginlerini çeker,  arabayı durdurur.  Küçük,  büyük,  kadın, erkek fark etmez sürekli yapar bunu.  Hal hatır sorar,  akranlarıyla  sohbet eder,  çocuklarla konuşur,  babalarına selam söyler,  ayrılırken “Allah’a emanet olun” der,  atını dehler. Konuştukları da hayır dualarını eksik etmezler, “Allah işini rast getirsin” derler.  Hafız Ağa günde en az üç-beş kişiyle konuştuktan sonra,  hale giden ana yola ulaşır.  Ondan sonra da atını hızlandırır.

Gel zaman,  git zaman atı da alışır bu işe.  Elli metre ileride birisini gördü mü,  Hafız Ağanın “çüşş” demesini beklemeden duruverir. Sahibinin dizginlerini eline aldığını hissedince,  “deh” demesini beklemeden hareket eder. O nedenle, yörede Hafız Ağa kadar atı da meşhur  olmuştur. 

 

Yukarıda anlattıklarım, eşimin çocukluğundan kalanlar. Zaman zaman oturur,  uzun uzun sohbetler ederiz. İyi bir anlatıcıdır.  Ben de anlattıklarını derleyip toparlamaya çalıştım.  Anlayacağınız,  bu öykü ikimizin ortak bir  ürünü.

Benim Meram’la ilişkilerim eşimle tanışmamızla başlar. Yani, aşağı yukarı kırk yıl önce.  Eşimin anlattıkları Meram’ın en saf halidir.  O bağları,  bahçeleri ilk kez gördüğüm için bana çok güzel  geliyordu tabii ki. Çünkü kendi yolunu bularak şırıl şırıl  akan suları görmemiştim. Meram çayına baraj yapılmış, beton kanallarla bahçelere su verilmeye başlanmıştı. O da haftanın belli  günlerinde veriliyordu.  Beton oluktan akan suların sesini  duyma,  o suyun verdiği serinliği hissetme  şansını buldum. Kayısı ve erik ağaçlarının dalları, elimi uzatıp meyvelerini toplayabileceğim yakınlıktaydı. Sabahları, asırlık pelit ağacının altında,  üzerlerine minderlerin serildiği tahta sedirlerin üzerinde  otururken, bahçeden yeni toplanmış domates, biber, salatalıklarla  yaptığımız kahvaltıları hiç unutmam.

İki oda bir mutfaktan oluşan kerpiç evde kuş cıvıltılarıyla uyandım.  Cicibağ seslerini ben de işittim.   Sonra iç avluya inip çiçek kokularını doya doya içime çektim.  Eşim kanatları renk renk bir  kuş gösterdi.  Hayatımda hiç böyle güzel bir  kuş  görmemiştim.

  Ocak başında bir kütüğün üzerine oturup eşimin annesinin yaptığı saç böreklerinden doyuncaya kadar yedim.  Hele kurban bayramları! Küçük bir kazanda pişirilen etlerin içine tandır ekmeği doğranır…

“Kestiiik!”

Kafamın içindeki yönetmen uyarıyor.  “Kardeşim,  yemek kitabı mı yazıyorsun,  öykü mü? Konuya dön!”

Neyse.  Emekli olduktan sonra Konya’ya yerleştik.  Bundan yaklaşık yirmi  yıl öncesi. Eşimin annesi babası yaşlanmış.  Bağ işlerini yapacak güçleri yok.  Eşimim her gün olmasa bile gün aşırı bağa  gitmesi gerek.  Sekideki  yukarı tarla satılmış, kerpiç ev yıkılıp yerine en üstünde terası olan iki katlı betonarme  bir  bina  yapılmış.   İç avlunun etrafına  beton duvar çekilmiş (Önceden kerpiç üzerindeki kamışlar üzerine çamur sıvanarak yapılmış duvarlar vardı).  Bağlar bahçeler olduğu gibi duruyor. Ağaçlar budanacak, ilaçlanacak,  sonbaharda gazeller toplanacak,  bahara doğru otlar yolunacak. İç avlunun taşları yıkanacak,  odalar süpürülecek…

Biraz zorunluluktan, daha çok da sevdiği için bu işleri yapar,  yorgun  argın eve dönerdi eşim. Pazar günleri de birlikte giderdik.  Yol on beş dakika sürerdi, eşim araba kullanırken,  benim de Meram’daki değişimi  gözleme fırsatım olurdu. Yeni yollar açılmış,  yirmi yıl önce gidip  geldiğimiz  yol genişlemişti. Belediye otobüsünün penceresinden gördüğüm   buğday tarlaları yoktu.  Yerlerini bahçe duvarları kale gibi  yüksek  beton villalar almış, yeşillikler beton çölleri içinde bir vaha gibi kalmıştı. Eşimin evlerinin yanına ve  karşısına villalar yapılmıştı.  Karşıdaki eski bağ komşuları da yüksek duvarlı betonarme binada oturuyorlardı.  Ama  komşuluk bağları kopmamış,  yine eskiden olduğu  gibi  çat kapı girilip çıkılıyordu.

Bir gün eşimle  birlikte bir  yürüyüşe  çıktık.  Gençlik günlerimizi tekrar hatırladık.  Toprak yollar asfaltlanmış,  o zaman tek tük olan villalar etrafı pıtrak gibi  sarmıştı. Başta anlattığım ağaç tünellerinden eser yoktu.

“Şurası  Hafız Ağa’nın evi” dedi. Önü asfaltlanmış,  beyaz badanalı bir  kerpiç evi işaret ediyordu. O asfalttan yürüdük.  Hafız Ağa’nın  arkası sebze,  meyve kasalarıyla dolu yaylı arabasıyla  belediye  haline giden ana yola çıkarken, önüne  çıkan herkese hal hatır sorduğu  yol burasıydı demek ki. Atın nal izleri  asfaltın altında kalmıştı.  Hafız Ağa’nın sesi de havada asılı kalmış mıydı acaba?

Hafız Ağa’yı hiç görmedim,  tanımadım.  Sadece eşimin anlattıklarından bilirim.  Sait Faik’in defalarca okuduğum bir öyküsü vardır: Gün Ola, Harman Ola. “Siz bir insanı görmeden, tanımadan sevdiniz mi?” diye başlar.  Evet, ben Hafız Ağa’yı görmeden tanımadan sevdim.  Sadece  eşimin anlattıklarıyla.  Hani üç -dört  yaşında çocuklar vardır. Annesinin elinden kurtulup kaldırımda yürüyen insanlara “merhaba” der.  İnsan şaşırır önce.  Sonra gülümser. “Merhaba”  diye karşılık verir  çocuğa.  Bir eliyle de o güzel çocuğun başını okşar.  Arabasını durdurup, yolda gördüğü herkesin halini hatırını  soran Hafız Ağa’da o çocuk saflığını buldum.  Büyüyüp yaşını başını alsa da hiç kaybetmediği insani özü buldum. 

Hafta içi bir gün,  eşimin annesi telefon etti.  Geceden su gelmiş. Komşu bahçesini sulamayı bitirmek üzereymiş.  Bitince ağızlığı onların tarafına çevirecekmiş.  Şimdi suladın suladın,   yoksa ağaçlar kurur  gidermiş.  Haklı kadıncağız.  Bahçelere su vermenin eski  düzeni de  kalmadı. Önce haftanın belli bir  günü veriliyordu. Şimdi yirmi günde,  bazen de  ayda bir.  Eşim alelacele toparlanıp kapıya yöneldi.  “Ben de yardım edeyim bari,”  dedim.  birlikte  yola koyulduk. Yol boyunca sohbet ettik. Sulamanın yetersizliği, su paralarının yüksekliği,  Meram’ın eski günleriydi  sohbetimizin konusu.  Yolun nasıl bittiğini anlamadık.

Eşim bağ evinin  kapısına yaklaşırken,  “Aaa gelmişiz bile!” dedi.  “Gide gele,  o kadar alıştım ki, bu araba da Hafız Ağa’nın atı gibi oldu,  yolu kendisi buluyor,” diye de ekledi.  Hafız Ağa’yı ve atının hikâyesini bilmesem anlamazdım bu espriyi. Gülümsedim. “Haklısın”  dedim. 

Arabayı park etti.  Su kokusuz diye bilinir  ama suyun kokusunu duydum.  Burası Meram.   Bazen kokular ve sesler birbirine  karışır. Kokunun içinde ses, sesin içinde kokular duyarsınız.  Belki de bu yüzden duymak fiili, hem koku hem de ses  için de kullanılıyor olamaz mı? (Ağustos 2022)

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!