HAFIZ AĞA’NIN ATI
Meram’ın Meram olduğu günler.
Meram’ın Meram olduğu günler. Yeşil örtmüş her yanını. Ben üç farklı tonunu ayırt edebiliyorum ama ressamların çok daha fazlasını bulacaklarından eminim. Çığırlarda karşılıklı ağaçların dalları birleşmiş, ağaç tünelleri oluşmuş. Suvarmılıklar su kenarlarında boy atmış. Çeşit çeşit meyve ağaçları… Erik mi dersiniz, dut mu kayısı mı? Bunların da kendi içlerinde çeşitleri var. Papaz eriği, can eriği, hamıtatlı.. Kara dut, beyaz dut.. Şu kayısılar şekerpare, onun hemen yanındaki al yanak.
Sular şırıl şırıl. Berrak mı berrak. Altındaki çakıl taşları görünüyor. Eğil de iç. Şu kuş seslerini dinleyin. Dikkatle dinleyin ama. Cıvıltılar arasında bir ses duyacaksınız. “Cicibağ, ciccibağ!” diye ötüyor. İşte bu yüzden yörede yaşayanlar bu kuşa “cicibağ” adını vermişler. Su kenarlarında yetişen bir tür akasya olan ağaca suvarmılık (“Su var mı?” lık) adını verdikleri gibi. Hava o kadar temiz ki.. Yazın ortasında bir serinlik sarmış ortalığı. Doya doya içinize çekin. Çiçek kokularını, meyvelerin o kendilerine has kokularını duyacaksınız.
Ekilmeyen yerler bile yemyeşil. Yeşillikler sarı çiçeklerle, gelinciklerle süslü. Ayrık otları da yok değil tabii. Şu kaplumbağayı gördünüz mü? Susamış herhalde ağır ağır şırıl şırıl akan suyun yanına doğru gidiyor. Bahçe duvarının altındaki kirpinin de keyfine diyecek yok hani!. Avlunun içi renk renk çiçeklerle bezenmiştir, bundan hiç kuşkum yok. Avlunun dışına yukarıda anlatmaya çalıştığım genel manzara hakim. Bu yörede oturan hemen herkesin dış avluların bir bölümünü biber, domates, kabak, salatalık gibi sebzelere ayırdığını da söylemeliyim.
Meram' da yaşayanların çoğunluğu bahçıvanlıkla geçinir. Hali vakti yerinde olanların şehirde de evleri vardır. Havalar ısınınca şehrin gürültüsünden ve sıcağından kurtulmak için dededen kalma kerpiç evlerine taşınırlar. Bunlar düz çatılı alçak evlerdir. Çatılar genellikle kavak ağaçlarından yapılan kirişlerin üstüne örtülen kamışların üzerine çamur sıvamak suretiyle yapılır. Bahçeler arasında duvar yoktur. Ağaçlar o kadar sıktır ki duvara ihtiyaç duyulmaz. İki komşu bahçelerinde çalışırken birbirinin işitebilir. Ağaçların dallarını eğerek, uzun otları yatırarak, sınırı ayıran bir derecikten atlayarak diğer tarafa geçerler, hal hatır sorarlar, sohbet ederler.
Sabah ezanıyla birlikte küçük çocuklar hariç herkes ayaktadır. Namazdan sonra bağ işleri başlar, akşama kadar sürer. Ayrık otları yolunur, yere düşen meyveler toplanır, sebzeler, ağaçlar sulanır, ahırdaki ineğin sütü sağılır. Evin erkeği tarlaya gitmiştir bile. Tarla dediğime bakmayın bahçenin düzlüğünün bittiği yerden başlayan bir yokuştan çıkılıp tekrar bir düzlüğe geçilir. Bu yörede bu düzlüklere seki denilir. Evin yıllık ihtiyacını karşılamak için bir bölümüne buğday, diğer bölümlerine de hayvanlar için arpa ekilir. Bu küçük tarlaların alanı aşağı yukarı iki dekardır. Tarlalar diyorum, çünkü bu yörede oturan herkesin dedelerden kalan böyle bir arazisi vardır. Anlatmaya çalıştığım bağlar, bahçeler de cabası. Bahçıvanlık yapanlar salatalık ve kabak gibi sebzeleri sabah erkenden toplayıp, çiçekleri solmadan hale kadar yetişsin diye, tahta kasalara koyarak at arabasına yüklerler. Fasulye ve biber gibi sebzeler ve meyveler akşamdan yüklenmiştir zaten. Bahçıvanın eşi ve çocukları da bu yükleme işine yardım ederler.
Bu bahçıvanlardan biri de Hafız Ağa'dır. Yörede bu adla anılır. Birçok kişi adını bilmez. Kırk beş –elli yaşlarında bir adam. Saçı sakalı ağarmaya başlamış. Başında örme yün başlık. Yaz kış çıkarmaz. Sesi de güzeldir. Çocukluğunda Kur’anı ezbere okuduğu için, “hafız” diye çağrılmış, yaşlanınca da “Hafız Ağa” oluvermiş. Vakit namazlarının bazılarını yakındaki küçük bir mescitte kılar. Üç beş kişilik bir cemaat olunca da imamlık eder.
Saat sabahın yedisi. Hafız Ağa, arabasına kasalar dolusu sebze ve meyve yüklenmiş, ancak tek arabanın geçebileceği toprak yoldan belediye haline doğru yola çıkmıştır. Bu arada herkes bağında bahçesinde günlük işleriyle uğraşmaktadır. Hafız Ağanın güzel bir huyu var. Geçtiği yolun üzerinde birini görürse, atının dizginlerini çeker, arabayı durdurur. Küçük, büyük, kadın, erkek fark etmez sürekli yapar bunu. Hal hatır sorar, akranlarıyla sohbet eder, çocuklarla konuşur, babalarına selam söyler, ayrılırken “Allah’a emanet olun” der, atını dehler. Konuştukları da hayır dualarını eksik etmezler, “Allah işini rast getirsin” derler. Hafız Ağa günde en az üç-beş kişiyle konuştuktan sonra, hale giden ana yola ulaşır. Ondan sonra da atını hızlandırır.
Gel zaman, git zaman atı da alışır bu işe. Elli metre ileride birisini gördü mü, Hafız Ağanın “çüşş” demesini beklemeden duruverir. Sahibinin dizginlerini eline aldığını hissedince, “deh” demesini beklemeden hareket eder. O nedenle, yörede Hafız Ağa kadar atı da meşhur olmuştur.
Yukarıda anlattıklarım, eşimin çocukluğundan kalanlar. Zaman zaman oturur, uzun uzun sohbetler ederiz. İyi bir anlatıcıdır. Ben de anlattıklarını derleyip toparlamaya çalıştım. Anlayacağınız, bu öykü ikimizin ortak bir ürünü.
Benim Meram’la ilişkilerim eşimle tanışmamızla başlar. Yani, aşağı yukarı kırk yıl önce. Eşimin anlattıkları Meram’ın en saf halidir. O bağları, bahçeleri ilk kez gördüğüm için bana çok güzel geliyordu tabii ki. Çünkü kendi yolunu bularak şırıl şırıl akan suları görmemiştim. Meram çayına baraj yapılmış, beton kanallarla bahçelere su verilmeye başlanmıştı. O da haftanın belli günlerinde veriliyordu. Beton oluktan akan suların sesini duyma, o suyun verdiği serinliği hissetme şansını buldum. Kayısı ve erik ağaçlarının dalları, elimi uzatıp meyvelerini toplayabileceğim yakınlıktaydı. Sabahları, asırlık pelit ağacının altında, üzerlerine minderlerin serildiği tahta sedirlerin üzerinde otururken, bahçeden yeni toplanmış domates, biber, salatalıklarla yaptığımız kahvaltıları hiç unutmam.
İki oda bir mutfaktan oluşan kerpiç evde kuş cıvıltılarıyla uyandım. Cicibağ seslerini ben de işittim. Sonra iç avluya inip çiçek kokularını doya doya içime çektim. Eşim kanatları renk renk bir kuş gösterdi. Hayatımda hiç böyle güzel bir kuş görmemiştim.
Ocak başında bir kütüğün üzerine oturup eşimin annesinin yaptığı saç böreklerinden doyuncaya kadar yedim. Hele kurban bayramları! Küçük bir kazanda pişirilen etlerin içine tandır ekmeği doğranır…
“Kestiiik!”
Kafamın içindeki yönetmen uyarıyor. “Kardeşim, yemek kitabı mı yazıyorsun, öykü mü? Konuya dön!”
Neyse. Emekli olduktan sonra Konya’ya yerleştik. Bundan yaklaşık yirmi yıl öncesi. Eşimin annesi babası yaşlanmış. Bağ işlerini yapacak güçleri yok. Eşimim her gün olmasa bile gün aşırı bağa gitmesi gerek. Sekideki yukarı tarla satılmış, kerpiç ev yıkılıp yerine en üstünde terası olan iki katlı betonarme bir bina yapılmış. İç avlunun etrafına beton duvar çekilmiş (Önceden kerpiç üzerindeki kamışlar üzerine çamur sıvanarak yapılmış duvarlar vardı). Bağlar bahçeler olduğu gibi duruyor. Ağaçlar budanacak, ilaçlanacak, sonbaharda gazeller toplanacak, bahara doğru otlar yolunacak. İç avlunun taşları yıkanacak, odalar süpürülecek…
Biraz zorunluluktan, daha çok da sevdiği için bu işleri yapar, yorgun argın eve dönerdi eşim. Pazar günleri de birlikte giderdik. Yol on beş dakika sürerdi, eşim araba kullanırken, benim de Meram’daki değişimi gözleme fırsatım olurdu. Yeni yollar açılmış, yirmi yıl önce gidip geldiğimiz yol genişlemişti. Belediye otobüsünün penceresinden gördüğüm buğday tarlaları yoktu. Yerlerini bahçe duvarları kale gibi yüksek beton villalar almış, yeşillikler beton çölleri içinde bir vaha gibi kalmıştı. Eşimin evlerinin yanına ve karşısına villalar yapılmıştı. Karşıdaki eski bağ komşuları da yüksek duvarlı betonarme binada oturuyorlardı. Ama komşuluk bağları kopmamış, yine eskiden olduğu gibi çat kapı girilip çıkılıyordu.
Bir gün eşimle birlikte bir yürüyüşe çıktık. Gençlik günlerimizi tekrar hatırladık. Toprak yollar asfaltlanmış, o zaman tek tük olan villalar etrafı pıtrak gibi sarmıştı. Başta anlattığım ağaç tünellerinden eser yoktu.
“Şurası Hafız Ağa’nın evi” dedi. Önü asfaltlanmış, beyaz badanalı bir kerpiç evi işaret ediyordu. O asfalttan yürüdük. Hafız Ağa’nın arkası sebze, meyve kasalarıyla dolu yaylı arabasıyla belediye haline giden ana yola çıkarken, önüne çıkan herkese hal hatır sorduğu yol burasıydı demek ki. Atın nal izleri asfaltın altında kalmıştı. Hafız Ağa’nın sesi de havada asılı kalmış mıydı acaba?
Hafız Ağa’yı hiç görmedim, tanımadım. Sadece eşimin anlattıklarından bilirim. Sait Faik’in defalarca okuduğum bir öyküsü vardır: Gün Ola, Harman Ola. “Siz bir insanı görmeden, tanımadan sevdiniz mi?” diye başlar. Evet, ben Hafız Ağa’yı görmeden tanımadan sevdim. Sadece eşimin anlattıklarıyla. Hani üç -dört yaşında çocuklar vardır. Annesinin elinden kurtulup kaldırımda yürüyen insanlara “merhaba” der. İnsan şaşırır önce. Sonra gülümser. “Merhaba” diye karşılık verir çocuğa. Bir eliyle de o güzel çocuğun başını okşar. Arabasını durdurup, yolda gördüğü herkesin halini hatırını soran Hafız Ağa’da o çocuk saflığını buldum. Büyüyüp yaşını başını alsa da hiç kaybetmediği insani özü buldum.
Hafta içi bir gün, eşimin annesi telefon etti. Geceden su gelmiş. Komşu bahçesini sulamayı bitirmek üzereymiş. Bitince ağızlığı onların tarafına çevirecekmiş. Şimdi suladın suladın, yoksa ağaçlar kurur gidermiş. Haklı kadıncağız. Bahçelere su vermenin eski düzeni de kalmadı. Önce haftanın belli bir günü veriliyordu. Şimdi yirmi günde, bazen de ayda bir. Eşim alelacele toparlanıp kapıya yöneldi. “Ben de yardım edeyim bari,” dedim. birlikte yola koyulduk. Yol boyunca sohbet ettik. Sulamanın yetersizliği, su paralarının yüksekliği, Meram’ın eski günleriydi sohbetimizin konusu. Yolun nasıl bittiğini anlamadık.
Eşim bağ evinin kapısına yaklaşırken, “Aaa gelmişiz bile!” dedi. “Gide gele, o kadar alıştım ki, bu araba da Hafız Ağa’nın atı gibi oldu, yolu kendisi buluyor,” diye de ekledi. Hafız Ağa’yı ve atının hikâyesini bilmesem anlamazdım bu espriyi. Gülümsedim. “Haklısın” dedim.
Arabayı park etti. Su kokusuz diye bilinir ama suyun kokusunu duydum. Burası Meram. Bazen kokular ve sesler birbirine karışır. Kokunun içinde ses, sesin içinde kokular duyarsınız. Belki de bu yüzden duymak fiili, hem koku hem de ses için de kullanılıyor olamaz mı? (Ağustos 2022)











0 Yorum