Telefon
WhatsApp
FUTBOL TOPLU  FOTOĞRAF
300 X 250 Reklam Alanı

Gelenlere çay ve kahve ikram etmek için, oturma odasının hemen yanındaki mutfağa girip çıkmaktan, gidenleri bahçe kapısına kadar uğurlamaktan ayaklarına kara sular inmişti. Kaç çaydanlık çay demlediğini, kaç cezve kahve pişirdiğini hatırlamıyordu bile. Şu gazocağı da onu bugün oynatmış, ikide bir tıkanmıştı. Yok tıkanan delikleri iğneyle aç, yok gazocağını pompala! Bu kadar aksiliğin arasında, bir de herkese güler yüz göstermeye çalış! Eşinin geldiğine bile sevinememişti kadıncağız.

Saat akşamın on biri olmuştu. Vedat ve kız kardeşi babalarının kendilerine ne getirdiğini merak ediyor, bavulların açılmasını bekliyorlardı. Anneleri heveslerini kursaklarında bıraktı. “Biliyorum sizin ne beklediğinizi.” dedi. “Çok yorgunum. Bu saate kadar koşturmaktan canım çıktı. Şimdi yataklarınızı hazırlıyorum. Sabah ola, hayrola.” Babaları da annelerine hak verince, çocuklar melül mahzun bakakaldılar. Yerinden kalkıp küçük oturma odasının köşesindeki yüklüğe yönelen annelerinin, yer yataklarını hazırlamasını beklemekten başka çareleri kalmamıştı.

Vedat uyandığında günün ilk ışıkları perdenin aralıklarından odaya sızmaya başlamıştı. Perdeyi açtı. Gün ışığı odanın içini doldurdu. Bir de ne görsün? Pencere boşluğundaki iki çiçek saksısının arasında babasının getirdiği hediyeler vardı. Bu arada, bahçedeki çardağın altında annesi ve babasını gördü. Sohbet ediyorlardı. Onu görünce gülümseyip el salladılar. O zaman her şeyi anladı. Demek ki erkenden uyanmışlar, çocuklarına sürpriz yapmak için sessizce odaya girmişler, hediyeleri odaya bıraktıktan sonra bahçeye çıkmışlardı.

Hediyeler arasında ilk dikkatini çeken şey, bir fotoğraf makinesiydi. Bu zaman zaman gördüğü turistlerin omuzlarına astıkları, açık kahverengi deri muhafazaları içindeki fotoğraf makinelerinden değildi. Plastikten kısa bir askısı olan, gövdesi sert plastikten yapılmış basit bir fotoğraf makinesiydi. Oyuncak mıydı yoksa? Eline alıp, üzerindeki bazı döner parçaları kurcaladığı zaman, pek oyuncak gibi görünmediğini fark etti. Neyse, emin olmak için babasına sorardı nasıl olsa.

Bir de buruşturulmuş bez parçasına benzer bir şey dikkatini çekti. Elinde sağıyla soluyla oynayınca deriden yapılmış bir şey olduğunu anladı. Üzerindeki deliği gördü sonra. Geçenlerde gittiği büyüklerin oynadığı maçta, taca çıkan bir futbol topunu getirdiğini hatırladı. Evirmiş çevirmiş, mahallede ara sıra oynadıkların futbol topuna benzetememişti. Sonra, bir arkadaşından bunun siboplu top olduğunu öğrenmişti. Şimdi, onun da öyle bir topu olmuştu artık. Arkadaşlarına istediği gibi hava atabilirdi.

Vedat ve arkadaşları, genellikle, ya naylon topla ya da lastik topla oynarlardı. İkisini de bulamazlarsa, çaput top ne güne duruyor? Bir arkadaşının siyah deriden bir futbol topu vardı. Bazen akşam serinliğinde o topla oynarlardı. Bu topun özelliği; üzerindeki derinin, içindeki balon gibi şişen iç parçayı korumasıydı. O dönemde, kısaca “iç” denilen bu parça ten rengindeydi. Şişirmek için kullanılan uzun bir boynu olurdu. Deri muhafazanın içine yerleştirilen bu top içi ya nefesi kuvvetli bir arkadaş tarafından ya da bisiklet pompası yardımıyla şişirilirdi. Sonra havası kaçmayacak şekilde iyice kıvrılır, iple bağlanarak topun deri muhafazasının içine yerleştirilir, sıra açık kalan bu kısmın korunmasına gelirdi. Bunun üzerine “get” denilen ek parça sıkıca yerleştirildikten sonra, ayakkabı bağlanır gibi bağlanırdı.

Topa dalınca, Vedat’ın kız kardeşine alınan bebeğe ancak sıra geldi. Pınar bu yazın bitiminde okula başlayacaktı. Vedat fotoğraf makinesinin orasını burasını kurcalarken çıkan seslerden midir nedir, gözlerini ovuşturarak uyandı. Pencereye doğru baktığı zaman ilk gördüğü şey, sarı saçlı, üzerinde japone kollu bir giysi olan bir bebekti. Aceleyle kalktı yatağından. Pencereye doğru hızlı hızlı yürüdü. Bebeği aldı kucağına. Bebeğin uzun kirpikleriyle gözlerini kapadığını gördü.

 

 “Aaa! Uyuyan bebekmiş!” dedi sevinç içinde.

İkisi de pürneşe çardağın altına koştular. Anneleri hemen karşıdaki mutfağa gitmiş, sabah kahvaltısı için çay demlemekle meşguldü. Coşkuyla babalarına sarılıp teşekkür ettiler. Pınar bir süre babasının kucağına oturup bir yavru kedi gibi başını babasının göğsüne yasladı. Babası da saçlarını okşadı onun. Hasret giderdiler bir süre. Sonra, Pınar bebeğiyle oynamak üzere oturma odasına gitti.

Bu arada, Vedat babasına fotoğraf makinesinin oyuncak olup olmadığını sordu. “Hiç oyuncak olur mu oğlum ” dedi. “Ucuz bir şey ama biraz daha büyü daha iyisini alırım. Getir bakayım makineyi, sana ayarlarını göstereyim” diye de ekledi. Koşarak gitti Vedat. Fotoğraf makinesiyle birlikte şişirilmemiş futbol topunu da getirdi.

“Baba, bunu nasıl şişireceğiz?”

“Onu sonra hallederiz oğlum. İlk işimiz fotoğraf makinesi.”

Fotoğraf makinesinin arka kapağını açtı. İçinde ince uzun iki tane makara vardı.

“Bu makaralara filmi sarılır. Şimdi elimizde film yok, bir ara fotoğrafçıya götürür, taktırırız” dedi “Buna konulan filmler on iki pozluk. Daha büyük makinelerde otuz altı pozluk filmler kullanılıyor.” derken, bir yandan da makinenin kapağını kapatıyordu. Mesafe ve ışık ayarlarının nasıl yapılacağını ayrıntılı bir şekilde gösterdi. Bir fotoğraf çekildikten sonra, üstteki üzerinde sayılar bulunan bir düğmeyi çevirmeyi unutmaması gerektiğini de sıkı sıkı tembihledi. Yoksa çekilen fotoğraflar birbirinin üzerine gelir, yanarmış.

Vedat fotoğraf makinesini oturma odasındaki komodinin çekmecesine özenle yerleştirdi. Filmin takılması için fotoğrafçıya götüreceği zaman oradan alacaktı. Tekrar çardağın altına dönünce:

“Sıra topu şişirmeye geldi.” dedi babası. “ Şimdi yatak odasına git. Karyolanın altındaki kahverengi bavulun kapağını aç. Kapağın iç kısmında bir cep göreceksin. Orada parlak metalden yapılmış bir parça var. Onu alıp buraya getir.” Vedat babasının yerini tarif ettiği sibop iğnesini almak için koşarcasına giderken, annesi babasına mutfaktan seslendi:

“Kahvaltı tepsisi hazır, çardağın altına getireyim mi?”

“Biraz beklesen iyi olur, Vedat’ın topunu şişireceğiz.”

Vedat babasının istediği şeyi getirmiş, babasının ne söyleyeceğini bekliyordu. Babası:

“Şimdi ardiyeye gidiyorsun. Oradaki bisikletin pompasını getir. Bu arada, pompanın ucuna bağlanan hortumu getirmeyi de unutma.” dedi. Vedat bahçenin öteki ucundaki ardiyeye bir koşu gidip babasının son istediklerini de getirdi.

Baba sibop iğnesini Vedat’ın eline tutuştururken pompanın ucuna hortumu bağlıyordu. “Haydi, bakalım Vedat, şu iğneyi topun sibop deliğine takıver” dedi. Vedat denileni yaptı. Babasıysa hortumun ucundaki küçük somunu gevşetip, hortumla iğneyi birleştirdi. Vedat yapması gerekeni anlamış, diz çöküp topu dizlerinin arasına almıştı bile. Bir eliyle yerinden çıkmasın diye hortumu tutuyor, diğer eliyle topun şişip şişmediğini anlamaya çalışıyordu. Hava girdikçe, önceden buruşuk bir bez parçası gibi görünen deri yuvarlaklaşmaya başladı. Pompanın pistonunun her inip kalkışında topun şişkinliği artıyor, bunu baş parmağını topun üzerine her bastırışında daha iyi anlıyordu. Top nerdeyse yarı yarıya şişmişti.

“Haydi artık, sıra sende!” diyen bir sesle irkildi Vedat. Babası pompayı yere bırakmış, gülümseyerek Vedat’a bakıyordu. Vedat pompayı aldı, babası da topu ve hortumu tutmaya başladı. İlk başlarda işi kolaydı. Sonra nedenini anlamadığı bir şekilde, daha fazla güç harcamak zorunda kaldığını gördü. Kolları yorulmuş, terlemeye başlamıştı. Babası da başparmağını topun üzerine bastırıp yeterli sertliğe ulaştığını gördükten sonra, “Bu kadar şişkinlik yeterli.” dedi. Hortum bağlantılarını söktü, iğneyi sibop deliğinden çıkardı ve topu Vedat’a verdi.

Vedat taşlıkta topu birkaç kez sektirdi. Sektirirken topun beton üzerinde çıkardığı sesi dinledi. Ağzı kulaklarına varmış bir şekilde, “Baba, topum zımba gibi olmuş ” dedi. Babası, oğlunu sevindirmenin verdiği bir yüz ifadesiyle:

“Haydi, şimdi, topu uygun bir yere bırak. Buraya getirdiğin her şeyi de yerli yerine koy, sonra kahvaltı yaparız.” karşılığını verdi. Ardından eşine seslendi:

“Fatma, kahvaltı tepsisini getiriver, sana zahmet!”

Fatma kahvaltı tepsini getirdi. Kızına, “Pınar, haydi kahvaltıya!” diye seslendi. Pınar’ın yüzünde gülücükler açıyordu. Babası, “Kızım, bebeğini getirseydin ya!” diyecek oldu. Pınar onu uyuttuğunu söyledi gülerek. Hasan takılmaktan kendini alamadı: “Üstünü iyi örtseydin bari!”

Hasan izine geldikten sonra, ailece yapılan ilk kahvaltı neşe içinde geçiyordu. Tatlı tatlı sohbet edildi, Yaz sabahının hafifçe esen rüzgârı, çardağı saran asma yapraklarının hışırtısı; dışarıdan gelen tavuk gıdaklamaları, köpek havlamaları; bahçedeki güllerin karanfillerin kokusu bu sohbete eşlik ediyordu.

Kahvaltı biter bitmez, Vedat topu koyduğu yerden alıp sokağa fırladı. Sokağın toprak zemininde eliyle sektirdi önce. Topu ilk gören karşı komşularının çocuğu olmuştu. “At da bir bakayım” dedi. Topu elinde evirip çevirdi. “ Anaa’ Bu top sibopluymuş be!” diye bir hayret çığlığı attı. Yandaki her zaman top oynadıkları arsaya gittiler. Karşılıklı top çekiştirdiler. Yavaş yavaş, mahallenin diğer çocukları da geldiler. İstisnasız her çocuk topu görünce, karşı komşunun çocuğu gibi, hayret çığlığı atıyordu. Bu çığlıkları duyan Vedat, gizliden gizliye kendisiyle gurur duyuyordu. Mahallede, siboplu topu olan tek çocuk olmak az şey miydi?

Sabah on bire doğru çocukların sayısı çift kale maç yapacak kadar olmuştu: Yani on kişi. Arsada rahat top oynamak için ideal sayı, on iki kişiydi ama zaman zaman on dörde de çıkabiliyordu.

Beşer kişilik iki takım oluşturuldu. Kale kurmak için sağdan soldan taşlar getirildi. Çocuklardan birisi ayaklarını uç uça getirerek kale büyüklüklerini belirledi. Her iki kalenin aynı büyüklükte olması için, her ikisini de aynı çocuğun adımlaması gerekiyordu. On iki adım mı olsun, on dört adım mı osun, tartışmaları yapıldı. Derken maç başladı.

Vedat top sahibi olmanın avantajını kullanarak kalecilikten kurtulmuştu. Futbol oynamayı pek beceremediği, gollük pasları değerlendiremediği için genellikle kaleye koyarlardı onu. Gerçi kaleciliği de pek beceremezdi ya, neyse! Bağrış çığrış, taş üstü mü gol mü tartışmaları altında, her gün maçlar yapılırdı. Çocuklar ter içinde kalır, anneler onları öğle yemeğine çağırır, mümkün olduğu kadar, onları oyaladıktan sonra giderlerdi yemeğe.

Yine böyle bir gündü. Ellerinden geldiği kadar annelerini oyalamışlar, sonunda istemeye istemeye oyunu bırakmak zorunda kalmışlardı. Öğleden sonra tekrar buluşmak üzere sözleştiler.

Vedat koltuğunun altındaki topla bahçe kapısından içeri girdi. Topunu bir kenara bıraktı. Üstü başı toz içindeydi. Gömleği, atleti terden sırılsıklam olmuştu. Üstünü silkeledi. Bahçede bulunan önünde havuz olan çeşmede, elini yüzünü iyice yıkadı. Bunları yaparken annesinin, “Bu sıcakta top mu oynanırmış, şu hâline bak!” sözleriyle başlayan, devamını hiç dinlemediği söylenmelerine maruz kaldı. Ana yüreği işte. Bir yandan oğluna sitem ederken diğer yandan da elini yüzünü silmesi için havlu getirmişti. Bir elinde de temiz atlet ve gömlek tutuyordu. “Haydi, gömleğini ve atletini çıkar da sırtını kurulayayım. Yoksa yazın ortasında zatürree olursun.” dedi.

Öğle yemeğini yerlerken, “Artık öğle sıcağında top oynamak yok.” diye ültimatom verdi annesi. “Ama ben arkadaşlarıma söz verdim.” diyecek oldu. Bu kez babası, “Annen haklı oğlum, akşam serinliğinde oynarsınız.” deyince, direnmekten vazgeçti.

Saat bir buçuğa doğru evden çıktı. Birkaç arkadaşı onu bekliyordu. Elinde topu göremeyince dalga geçtiler. Arkadaşlarına karşı mahcup olmuştu ama ne yapsın, elden bir şey gelmezdi ki…

 

Top oynadıkları arsanın yanındaki uzun bir bahçe duvarının gölgesinde, yarı sararmış otların üzerine oturup sırtlarını bahçe duvarına dayadılar. Gelenler çoğalmış, top oynamayı bekleyen herkes Vedat’la dalga geçmişti. Mahcup olmuştu ama artık uzatmaya gerek yoktu. Aralarında sohbet etmeye koyuldular. Bir ara, arkadaşlarından biri:

“Vedat, baban Almanya’dan başka ne getirmiş” diye sordu. “Fotoğraf makinesi” cevabını alınca aralarında şöyle bir konuşma geçti:

“O zaman bizim bir fotoğrafımızı çekersin artık.”

“Tabii ki, neden olmasın.”

“Takım halinde çekilsek?..”

“Formalarımızı da giyeriz” dedi bir diğeri. Forma dediği şey, herkesin yalvar yakar annelerine yaptırdığı yarım kollu atletin sağ üst tarafına dikilmiş, kırmız renkli yuvarlak bir bez parçasından oluşuyordu. Tabii, arkasına aynı bez parçasından numaralar da konulmuştu. Ertesi gün akşam saat altıda formalar giyilmiş olarak aynı yerde buluşmak üzere sözleştiler. Aralarından birisi, “Yine o günkü gibi olmasın ha!’” diyerek takıldı Vedat’a. O da mahcup bir yüz ifadesiyle, “Olmaz, olmaz merak etme.” dedi.

Ertesi gün annesi ile babasının şehre gitmeleri gerekiyordu. Pınar’ı da yanlarında götürdüler. Annesi, “Oğlum bugün teyzen gelecek, anahtarı da yok yanında, sakın bir yere ayrılma.” diye sıkı sıkı tembihledi.

Genellikle Cumartesi günleri, oturdukları kasabaya yakın köylerden birinde öğretmenlik yapan teyzeleri gelirdi. O zamanlar Cumartesi yarım gün tatil olduğu için, öğleden sonra herhangi bir saatte gelebilirdi. İster istemez evde bekleyecekti. Neyse, kitap okur, oyalanırdı.

Birden dün arkadaşlarına verdiği sözü hatırladı. Mahalle takımının fotoğraflarını çekecekti. Makinede film yoktu. Filmi taktırmak için fotoğrafçıya götürmek zorundaydı. Ya teyzesi altıdan önce gelmezse? Dün çok mahcup olmuştu arkadaşlarına. Geçiştirmeye çalışmıştı, ama içi içini yiyordu. Bir yandan. “Ne olur, teyzem erken gelsin!” diye Allah’a dua ediyor, diğer yandan da bu düşünceyi kafasından uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ama ne mümkün! Saat üç, yok! Saat dört, yok!. Teyze ne olursun gel artık!

Teyzesi saat beş buçuğa kadar gelmeyince, tüm ümidini kesti. Bundan sonra, gelse de bir işe yaramazdı artık. Makineyi fotoğrafçıya götüremeyecekti. Dünkü mahcubiyetini, arkadaşlarının alaycı konuşmalarını hiç unutamamıştı. Ne yapacağını düşündü. İçinde film olmayan makineyle fotoğraf çeker gibi yapmaktan başka çaresi yoktu. Arkadaşlarının alaylarına maruz kalmaktansa, yalan söylemeyi tercih edecekti.

Bunları düşünürken sokak kapısının çalındığını duydu. Tahmin ettiği gibi, gelen teyzesiydi. Elini öpüp, “Hoş geldin teyze” dedi. Teyzesini çok severdi, mümkün olduğu kadar güler yüz göstermeye çalıştı ama teyzesi bir şeylere canının sıkıldığını anlamıştı. Pek üstelemek istemedi.

Saat altıya doğru, komodinin çekmecesinden çıkardığı fotoğraf makinesini boynuna asıp sokak kapısına doğru yöneldi. Kapıda annesi, babası ve kardeşi Pınar’la karşılaştı. Az önce otobüsten inmişlerdi. Pınar, elindeki şemsiyeli çikolatayı yemekle meşguldü.

Boynundaki fotoğraf makinesi babasının dikkatini çekti. Merak edip sordu:

“Oğlum, boynundaki fotoğraf makinesiyle nereye gidiyorsun?”

“Arkadaşlarıma göstereceğim baba.”

Bunu söylerken yüzü hafifçe kızarmıştı Vedat’ın. İlk yalanını söylemişti işte. Ağırlığı altında ezilip büzüldü. Bunun ardından başka yalanlar da gelecekti.

Sokağa çıktığı zaman, karşı komşularının çocuğu da evlerinin kapısından çıkıyordu. Formasını giymişti, altında beyaz patiskadan yapılmış bir iç donu vardı. “Sen de formanı giyseydin ya!” dedi. Sahi, bunu hiç düşünmemişti. Vakti olsa eve gider, formasını giyer gelirdi. “Haklısın, ama artık geç oldu, arkadaşları bekletmeyelim.” demekle yetindi.

Dün öğleden sonra birlikte oturdukları duvarın yanında formalarıyla ve iç donlarıyla üç arkadaşları daha bekliyordu. Sonra Vedat dâhil sayıları ona ulaştı.

Üzerinde forma olmaması diğer arkadaşlarının da dikkatini çekmişti. Üstelik topu da getirmemişti. “Oğlum salak mısın ?” dedi aralarındaki kendisinden birkaç yaş büyük olanı:

“Top olmadan, fotoğraf mı çekilirmiş. Hem senin forman da yok. Bir koşu eve git. Hem topu getir hem de formanı giyersin.”

“Ama ben fotoğraf çekeceğim.”

“İyi ya işte! Sen bizim fotoğrafımızı çeker, sonra fotoğraf makinesini bana verirsin. Ben de içinde senin de olduğun bir fotoğraf çekerim.”

Sokak kapısını açıp evlerinin bahçesine girdi. Ardiyeden topu aldı. Babası ve annesi teyzesiyle sohbete daldıkları için onu görmemişlerdi bile. Pınar’sa çardağın altında ayakları üzerine yatırdığı bebeğine ninni söylüyordu. Kendi dünyasındaydı.

Takım arkadaşlarını, kendisinin fotoğraf çekmesine hazır bekler buldu. Beş kişi ayakta durmuş, dört kişi de çömelmişti. Komşunun bahçe duvarının yanından ayrılmışlar, karşıdaki pancar şirketinin üzerinde tel örgüler olan taş duvarının önüne dizilmişlerdi. Akılları sıra fotoğrafa stadyum havası katmak istemişlerdi. Fena fikir değildi doğrusu. Manzarayı tamamlamak için elindeki topu çömelenlerin arasına koydu. Gazetelerdeki futbol takımlarının fotoğrafları aklına geldi. Hani şu ayaktakiler oturanlar diye yazan, ayaktakilerin ve oturanların isimlerini tek tek sıralayan fotoğraflar.

Vedat bu manzarayı görünce arkadaşlarını kandırdığı için pişmanlık duydu. Fotoğraf makinesinde film olmadığını itiraf etmeyi düşündü. Ama çocuklar acımasızdır. “Yalancı, yalancı” diye tempo tutarak peşine düşüverirler insanın. Böyle mazeretler üreterek vicdanının sesini susturdu. İnsanın en zayıf anı budur işte: Katiller, hırsızlık yapanlar ve benzer suçları işleyenler vicdanlarının sesini susturacak gerekçeler bulamasalardı, bu eylemleri yaparlar mıydı acaba?

Mesafe ve ışık ayarlarını yaptı. Vizörden bakarak tüm arkadaşlarını çerçeve çizgilerinin arasına sığdırmaya çalıştı. Bunu yapmak için birkaç adım geri çekilmesi gerekti. Bu arada ayaktakiler kollarını göğüslerinde çapraz yapmışlar, çömelir durumda olanlar birbirlerine işaret ederek pozisyonlarını almışlardı. Oturanlardan içte kalan iki kişiden birisi ellerini topun üzerine koydu. Vedat, her şeyin hazır olduğunu görünce, “Dikkat’ Çekiyorum” dedi ve deklanşöre bastı.

Çekim işi bittikten sonra, filmi saran düğmeyi çevirdi. Az önce konuştuğu kendisinden birkaç yaş büyük olan arkadaşı yanına geldi. Ona makineyi nasıl kullanacağını anlatıp onun boşalttığı yeri aldı. Arkadaşı da aynı işlemleri yaptı.

Yukarıda anlatılan tüm işlemleri o kadar doğal yapmıştı ki Vedat, fotoğraf makinesinde film olmadığını unutmuştu. Hatırlayınca, aynı pişmanlık duygusu sardı içini.

Bir süre sonra fotoğraf karesindeki arkadaşlarından birisi, fotoğrafların çıkıp çıkmadığını sordu. Makinedeki filmin dolmadığını, bu nedenle de fotoğrafçıya götüremediğini söylemek zorunda kaldı. Yine yalan! Diğer arkadaşları da aynı soruları sorunca, onlara da aynı şeyleri söylüyordu. Her yalan söylediğinde de gizli bir pişmanlık duyuyor, bunu en yakın arkadaşlarıyla bile paylaşmıyordu.

Buna bir son vermeye karar verdi. Çözümü yine yalan söylemekte buldu. Bir yalan bir başka yalanı doğuruyordu. Yolda karşılaştığı fotoğrafların akıbetine soran arkadaşlarından birine, “Film yanmış” deyiverdi. Arkadaşının bir şey söylemesini beklemeden yoluna devam etti.

Arkadaşlarının hayallerini yıkmıştı. Oysa, formalarını giyip çömelerek, kollarını çapraz yaparak, stadyum havasını verdikleri, üzerinde tel örgüler olan bir taş duvarın önünde ne de güzel poz vermişlerdi. Üstelik, aralarında o zamanın çocuklarının çok azının erişebileceği siboplu bir futbol topu da vardı. Bugün torunlarına gösterebilecekleri, Facebook ortamında yayımlayabilecekleri fotoğrafları olurdu belki. Vedat’a ne kadar da kızsalar azdı (Metin Eren, Mayıs 2018)

 

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!