EN ESKİ KONYA GAZETELERİ
“Düğün değil, bayram değil, en eski Konya gazeteleri de nereden çıktı?” diye düşünenler olabilir.
Anlatması uzun süreceği için yazmıyorum. Bir vesile ile en eski Konya gazetelerini araştırma ihtiyacı duydum. Öyle ilginç bilgilere ulaştım ki, bu yaşa gelinceye kadar, bunları bilmediğim ve öğrenmediğim için kendi kendime hayıflandım. Belki de çoğunuz, bunları benim gibi yeni öğrenmiş olacaksınız. Sözgelimi, İzmir’in işgali dolayısıyla Konya’da mitingler düzenlendiğini bilmiyordum. Kurtuluş Savaşı sırasında, Yunan mevzilerine atılacak binlerce küçük el ilanının Öğüt gazetesi matbaasında basıldığından da haberim yoktu. Konya’nın duayen gazetecisi Seyit Küçükbezirci ile yapılan söyleşiyi okurken heyecanlandım, bazı yerlerde gözlerim doldu. Tahmin ediyorum ki, bu yazıyı okurken, birçok arkadaşım benzer duygular yaşayacaktır.
Konya’nın bilinen en eski gazetesi Konya adlı vilâyet gazetesi olup 1870-1932 yılları arasında yayımlanmıştır. Bu gazeteden yetişenler, 1910 yılında Babalık gazetesini çıkarmış, Babalık aralıklı da olsa 1952 yılına kadar faaliyetini sürdürmüştür. Diğer bir gazete Öğüt’tür. Temmuz 1919 yılında basılmaya başlamış, yayın hayatının son bulduğu 1923 yılına kadar defalarca kapatılmış, Halka Öğüt, Nasihat, Öğüt adlarıyla yeniden yayımlanmıştır.
Şimdi bu gazetelere biraz daha yakından bakalım.
“Konya” Osmanlı döneminin ilk vilâyet gazetelerindendir. Konya Valiliği tarafından çıkarılan bu devlet gazetesi 16 Kasım 1870 tarihinde yayın hayatına başlamıştır. İki veya altı sayfa çıkarıldığı olmuşsa da genelde dört sayfadır. İlk sıralar iki sayfası Türkçe, iki sayfası Karamanlıca (Grek alfabeli Türkçe). Çünkü Anadolu’da Türkçe konuşup, ibadetlerini Türkçe yapan Ortodoks Hristiyanlar, Bizans’ın etkisiyle Grek alfabesini kullanıyorlardı. 1873 yılında Konya Valisi olan eski sadrazamlardan Sakızlı Ahmet Paşa, Türkçe kısmı dört sayfaya çıkararak Grek alfabeli yayını kaldırmıştır.
Bu gazetede vilâyet haberleri, resmi emir ve ilânlar, padişah iradeleri, başkent İstanbul’dan gönderilen siyasi bilgi ve haberler, Meşrutiyet döneminde milletvekillerinin haberleri ve açıklamaları yayımlanmaktadır. Konya merkez olmak üzere, merkeze bağlı yerleşim yerlerinin haberleri de gazetede yer almaktadır.
Gazetenin yayın işlerini vilâyet mektupçuları yürütmüştür. 1910 yılına gelinceye kadar hiçbir özel gazete olmadığından, uzunca bir süre makale, şiir ve yazılara da yer verilmiştir. Gazete 1932 yılında İçişleri Bakanlığı’nın emriyle kapatılmıştır. Gazetenin ne yazık ki, tam bir koleksiyonu bulunmamaktadır. Yarım asırdan çok bünyesinde çıktığı Konya Valiliğinin dokümantasyon merkezi ve kütüphanesinde dahi bir nüshası kalmamışsa da, eksik de olsa Yazma Eserler Kütüphane’ sinde bu koleksiyona ulaşılabilir.
Babalık gazetesinin sahibi Yusuf Mazhar’dır. 23 Aralık 1910’ da yayımlanmaya başlar. Bir ara Mevlâna aleyhinde yayın yaptığı gerekçesiyle, dönemin Sadrazamı Sait Halim Paşa tarafından kapatılmış olmasına rağmen, 1952 yılına kadar yayın hayatını sürdürür. Başlangıçta düzenli bir yayın aralığı yoktur. Bazen haftada bir, bazen de haftada iki defa çıkar. Zamanla bu sayı artmıştır. Sayfa sayısında da bir istikrar yoktur. Küçük boy dört sayfa olarak satılmıştır. Sayfa sayısı, zaman zaman ikiye düşer, zaman zaman da altı sayfa olarak basılır. Gelirlerini satıştan ve ilândan sağlamaktadır.
1911’de basılan gazetelerin altında şöyle bir ibare yer alır: Nüshası on paradır. Günümüz gençleri Osmanlı’da en küçük para birimine “para” adı verildiğini pek bilmezler. O dönemlerde kırk para bir kuruşa karşılık gelmektedir. Yani on para çeyrek kuruştur.
Haberlerini muhabirler, yerel basın, İstanbul basını yabancı gazeteler ve ajanslardan elde eder. İstanbul basınından en çok Tanin’den alıntı yapar. Yayın zamanı itibariyle tarihimizin en bunalımlı döneminin tanığı olan gazetenin ne yazık ki koleksiyona tam değildir
Mütareke devrinden sonra Babalık Mili Mücadele’yi destekleyen önde gazetelerden biridir. Matbaasını, sayfalarını 1921’den itibaren Milli Mücadele’ye tahsis etmiştir. Zaferler kazanıldığında sabah akşam ilâveler yaparak halka müjdeler. 5 Nisan 1921’den itibaren günlük olarak çıkmaya başlar. Gazetenin ayrıca iki Rum mürettibi ve Rumca hurufatı olduğundan Yunan tarafına atılacak Rumca bildirileri basar. Bildiriler kolorduca alınıp düşman orduları üzerine atılır.
Onun için günlük olarak çıkışının birinci yıldönümünde gazete Batı Cephesi Kumandanlığı tarafından tebrik edilir. Cephe kumandanı İsmet Paşa’nın telgraf metni kısa ve anlamlıdır: “Babalık’ı Garp Cephesi’nin vefakâr bir arkadaşı addediyoruz.” (Babalık 7 Nisan 1922). Gazete işgal yıllarında Anadolu’ya geçen bazı fikir, sanat, siyaset adamlarının toplandığı yer olmuştur. Ayrıca Konya’ya gelişlerinde Mustafa Kemal ve İsmet Paşa tarafından ziyaret edilmiştir.
Öğüt Gazetesi 1 Temmuz 1919’dan itibaren Konya’da yayımlanmaya başlanan, Anadolu’nun günlük olarak ilk yayımlanan gazetesidir. İlk kez Selanik’te çıkmıştır. Sahibi Abdülgani Ahmet Bey, Balkan Savaşlarından sonra, Selanik Yunan işgaline uğrayınca, önce İstanbul’a, sonra İzmir’e, oradan da matbaasıyla birlikte Afyon’a göçer. 1917’den itibaren Öğüt’ü Afyonda basar. İzmir’in de işgali üzerine, matbaasını Afyon’dan tren vagonlarıyla Konya’ya taşır.1919’dan itibaren matbaacılık ve gazete çıkarma faaliyetini Konya’da sürdürür. Bu gazetenin baskı miktarı 400-500 adet civarındadır. Genellikle dört sayfa basılır. Fiyatı 100 paradır (2,5 kuruş)
Fakat Konya’da 22 Aralık 1919’da İngilizlerin baskısıyla işgal altındaki İstanbul hükümetinin Konya Valiliğine emri ile kapatılır. Ama Öğüt susmaz. Bu defa Halka Öğüt adıyla çıkarılır. Öğüt Yayın Politikası itibariyle başlangıçtan itibaren Milli Mücadele’nin yanında yer almıştır.
Mustafa Kemal Sivas’tan Ankara’ya geldikten sonra Öğüt’le bizzat ilgilenmiştir. Özel Kalem Müdürü vasıtasıyla telgraf başında direktif, talimat ve gerektiğinde yayımlanması için haberler verdirmiştir. Ayrıca Mustafa Kemal’in direktifiyle, İstanbul’daki Hakkı Tarık (Us) gibi bazı basın mensuplarının düşman sansürü sebebiyle yayımlanmayan yazı ve haberleri Öğüt’te yayımlanmıştır.
İşgal edilen vatan topraklarından Konya’ya sığınan Öğüt, burada da işgal talihsizliğini yaşar. İtalyanlar Konya’yı işgal ederler. Neyse ki İtalyan işgali Fransız, İngiliz, Yunan’a göre daha yumuşaktır. Fakat İstanbul İşgal Kuvvetleri komutanlığına bağlı oldukları için, sıkıntı verecek faaliyetlerde bulunmuşlardır. Bunlardan birisi Öğüt’ün kapatılmasıyla ilgilidir.
Öğüt halka işgalin beyninin İngilizler olduğunu telkin eder. İngilizlerin Türklere karşı politikasını eleştirir. İngiliz esir kamplarında Türk esirlerin gözlerinin kör edildiğini yazar. Öğüt’ün açıklaması etkili olmuştur. Tahminen on beş bin civarındaki Türk esir, İngiliz ve onlara bağlı Ermeni doktorlar tarafından tedavi bahanesiyle kör edilmiştir. Haber üzerine, İngilizler İstanbul hükümetine baskı yaparlar. Harbiye Nazırlığından Konya’daki kolordu komutanlığına ateşkes şartlarına uyulmasını, yani İngiliz vahşetinin topluma duyurulmamasını istemektedirler. Bu arada İngiliz işgal kuvvetleri komutanının Öğüt gazetesinin kapatılmasıyla ilgili emri Konya’daki İtalyan komutanlığına da iletilir. Yalnız İtalyanlar bu emri uygulamazlar. Fakat bir süre sonra, İtalyan Müfreze Komutanlığı ikinci bir emri uygulamak zorunda kalır. 13 Ocak 1920 günü Öğüt İdarehanesine baskın yapılır. Ertesi günden itibaren Öğüt gazetesinin yayımına son verilir.
Yalnız İtalyanlar baskından bir gün önce durumu gizlice Abdülgani Ahmet’e haber vermişlerdir. Onun için matbaa çalışanları, makineleri ve matbaa malzemelerini alelacele, Kuva-yı Milliye’nin kontrolü altında bulunan Söylemez Baba Tekkesi’ne kaçırmışlardır. Daracık bir mekân olan türbede, hummalı bir çalışma ile öğüt yerine Nasihat çıkarılıp, İtalyanlardan habersiz gizli olarak dağıtılır. Gazete Kuva-yı Milliye bölgesinde askeri bir emniyete sahiptir.
Öğüt’ün kapatılıp kapısına yabancı askerlerin dikilmesine halk kayıtsız kalmaz. Zaten kapatılacağı haberi hemen Konya’ya yayılmıştır. İtalyan askerleri matbaayı kapatmaya giderken 13 Ocak 1920 Cuma günü namazdan sonra hükümet meydanı tıklım tıklım doldurulmuştur. Milli his ve heyecanı artan halk yayın organının kapatılmasına seyirci kalmayacağını fiilen göstermektedir.
Kısa bir süre sonra büyük bir miting daha düzenlenir. Konya âdeta ayağa kalkmıştır. Hükümet Meydan’ını muazzam bir kalabalık doldurur. Kalabalığı gür sesli, devrin milli hatibi Ali Kemali Efendi (Konya Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Reisi) coşturur. Medeni, yaralı bir halkın olgun protestosu şeklinde geçen mitingde taşkınlık olmaz. Konuşma sırasında yeni gazete (Nasihat) tanıtılır. Miting sonrası, on-on beş yaşlarındaki gazete dağıtıcıları "Nasihat" diye bağırırlarken, kalabalık coşkuludur. Miting ardından İstanbul’daki İtilâf Devletleri temsilciliklerine telgraflar çekilerek Öğüt’ün kapatılması protesto edilir. Ankara’daki Heyet-i Temsiliye Başkanlığı’na da miting ve telgraflar hakkında bilgi verilir.
Bu protestolar etkisini göstermiştir. İtalyanların matbaa işgali 5 Şubat 1920 tarihinde sona erer. Matbaa tahliye edilerek 6 Şubat 1920’de teslim alınır. Böylece Nasihat adıyla 23 sayı yayımlanan Öğüt tekrar asıl adıyla çıkarılmaya başlanır.
Öğüt 2 Temmuz 1921’den itibaren Mustafa Kemal’in emriyle Ankara’ya taşınır. Matbaası, TBMM hesabına satın alınarak, Meclisin çıkardığı Ceride-i Resmiye (Resmi Gazete) ve Hâkimiyet-i Milliye’nin artan basım ihtiyacı için kullanılır. Böylece Öğüt Ankara’da da çıkarılmaya başlanır. Ankara’da çıkarılan Öğüt Konya’daki gibi işlevini 1923 yılında tamamlamıştır.
Yukarıdaki bilgileri “konyapedia.com” adlı internet sitesinden özetleyerek derledim. Meraklısı daha fazla bilgi edinmek için adı geçen internet sitesine ulaşabilir.
Konya gazetelerini araştırırken Konya basınının duayenlerinden Seyit Küçükbezirci ile yapılan bir söyleşiye rastladım. Bu söyleşi Selçuk Üniversitesi Televizyonu olan ÜNTV’de 19 Şubat 1999 tarihinde yapılmıştır. Küçükezirci ile S.Ü. İletişim Fakültesi öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Caner Arabacı’nın bu söyleşisi aynı fakültenin araştırma görevlilerinden İbrahim Toruk tarafından deşifre edilmiştir. Bu söyleşinin özellikle Kurtuluş Savaşı’na ilişkin kısımları ilgimi çekti. Bunlardan da bahsetmesem bu yazı eksik kalacak.
Küçükbezirci yukarıda bahsettiğim Konya, Babalık ve Öğüt gazetelerine değiniyor, söyledikleri yukarıda yazdıklarımı doğrular nitelikte. Konyalıların Kurtuluş Savaşı’na karşı çıktıklarını kesinlikle kabul etmediğini, bunu öteden beri konferans ve yazılarında anlattığını söylüyor. Bu durumu kendi sözleriyle aktaralım:
[…] “Askerlikten biraz anlayanlar bilirler. Meydan muharebesi veren bir ordu sırtını güvendiği yere dayar. Kurtuluş Savaşı sırasında ordumuz sırtını Kütahya-Afyon- Eskişehir üçgeni karşısında Konya’ya dayamıştır. Batı Cephesi Karargâhı olan Akşehir’in ikmalini sağlayan merkez Konya’dır. Konya bir fabrika şehri gibi cephelerin her türlü gıda, giyecek, kundura vb. ihtiyaçlarını karşılıyor. Nazım Hikmet’in ünlü Kuva-yı Milliye Destanında, Akşehir üstünden Afyon’a giden kağnılar ve o incecik çeneli kocaman gözlü kadınlar… Bu kadınlar Konya ve civarının insanları, onların hakkını tarih önünde savunmak zorundayım. Milli Mücadele sırasında yaptığı fedakârlıklar inkâr edilmiş, hakkı yenmiş bir şehrin çocuğu olarak [söylüyorum], Akşehir üzerinden Afyon’a giden kadınların, Türkiye’nin uzak yerlerinden gelmesi mümkün değildir. Tüm bölgelerimiz Milli Mücadele’ye kendince katkıda bulunmuş; ama Batı Cephesi’nin yükünü binlerce kadın taşımıştır. Ayrıca bu dönemde Konya’da yapılan mitinglere binlerce kadının katıldığın görüyoruz. O günlerin Konya’sı sanırım 50.000 civarında bir nüfusa sahip.” Söyleşiyi yapan o dönemdeki Konya nüfusunun 54.000 olduğunu söyleyince Küçükbezirci şöyle devam ediyor:
“Demek ki, 54.000 nüfuslu bir şehirde yaklaşık 20.000 kadın vardır. Yunan’ın İzmir’i protesto mitingine yaklaşık 5.000 kadının katıldığını Öğüt ve Babalık gazeteleri yazmıştır. Bu açıklamaların neticesinde Konya’nın Milli Mücadele’nin yanında bir şehir olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.” Bu uzun bir söyleşi. “Konya Basın Tarihi Üstüne Seyit Küçükbezirici İle Söyleşi” başlığıyla yayımlanmış. Meraklısı bu söyleşiye internet ortamında rahatlıkla ulaşabilir. Küçükbezirci’nin, bu söyleşiden aldığım, Ahmet Bahçıvan hakkında anlattıklarını da buraya aktarsam iyi olacak:
“Ahmet Bahçıvan vardı. Takva derdik biz. Konya basın dünyasında Yeni Meram gazetesini kuran insan olarak bilinir. Milli Mücadele döneminde 15-16 yaşlarında bir matbaa çırağı ya da kalfası. Fakat 2-3 insan kadar cüsseli, güçlü kuvvetli… Düşman üzerine atılacak milyonlarca (binlerce?) küçük el ilânını Mustafa Kemal Konya’da bastırmaya karar verir. Zaten başka yerde bastırması da mümkün değildir. Çünkü o yıllarda Ankara’da doğru dürüst matbaa yok ki. Abdülgani Efendi’nin o mütevazı matbaası o sebepten TBMM’ne istenir. Küçük ilânların Konya’da basımına karar verilir. Ahmet Bahçıvan ‘bir insanın değil, ancak bir beygirin çevirebileceği volanı benden başkası çeviremezdi, o yüzden o işi ben yaptım’ diye anlatmıştı.” Söyleşiyi yapanın “zor bir iş” demesi üzerine Küçükbezirci şöyle devam ediyor:
“Gerçekten çok zor bir işmiş, Ahmet Bahçıvan, ‘ben güçlü kuvvetli olduğum için, ‘bu beyannamelerin volanını sen çevir’. dediler. ‘Sabaha kadar beyanname basıyorduk. Bir gün sabaha yakın geriye dönüp baktığımda iki insan gördüm. Biri bakışları insanın içine işleyen gök gözlü bir adamdı. Diğeri ise ufak tefek bir adamdı. Yarım saattir beni izliyorlarmış, çalışırken.
O gök gözlü, gözlerinden ateş saçar gibi bakan adam, yanındakine dönerek; ‘bak İsmet, böyle çocuklar olduğundan dolayı, biz Milli Mücadele’yi kazanacağız’ dedi. Ve benim omzumdan tutarak ‘devam et çocuk, devam et, bu savaşı bir gün kazanacağız’ dedi.”
Bunları okuyunca kendime bir görev verdim. İki haftadır, Konya Yazma Eserler Kütüphanesi’nde bu gazeteleri inceliyorum. Gazeteler bilgisayar ortamına aktarılmış. Tam koleksiyonları olmasa da, gerek Kurtuluş Savaşı, gerekse dönemin önemli olayları hakkında ilginç bilgiler var. Birçoğu, yırtık ve yazıları silik halde. Her şeye rağmen, vakit buldukça okumaya çalışacak ve yararlı gördüklerimi paylaşacağım
Kurtuluş Savaşı dönemi. Konya İtalyanlar tarafından işgal edilmiş. Batı Anadolu’nun büyük bir kısmı ve İzmir Yunan işgali altında. Kuva-yı Milliye Maraş’ta Fransızlara karşı büyük bir savaş veriyor. Gazeteler bu haberlerle dolu. Şimdi köşe yazısı dediğimiz yazılar da var tabii ki. O dönemin ruh halini anlatması bakımından çok değerli bulduğum, bir ara kapatıldığı için Nasihat adıyla tekrar basılan, Öğüt gazetesinden aldığım, bir yazıyı paylaşmak istiyorum. İmzasız ama, tahminime göre, gazetenin başyazarı tarafından yazılmış.
KENDİNİZE GELİNİZ!
Tarih: 13 Şubat 1336 (1920) Cuma
Ne kadar talihsiz imişim ki dün madalya satıcılarını tel’in eden (kınayan) kalemimiz bugün aynı cinsten başka bir hadiseyi yazmak bedbahtlığına mahkûm oluyor.
Konya’nın akıllı ve düşünceli gençlerinden olması lazım gelen biri, dükkânının süslü camekânlarında teşhir ettiği (sergilediği) şekerlemeler, bisküviler, konserveler, çikolatalar arasına koskoca renkli Yunan bayrakları, Venizolos’un menhus (uğursuz) suratı ve silahlarına mağrurane dayanmış efzun (Yunan piyadesi) neferleriyle girilmiş, incir paketleri teşhir ederek satmak cüretkârlığında bulunuyor. Fakat bu yalnız cüret olmakla kalmaz. Bunu yapabilmek için; insan, dünyanın en adi, en hissiz, en vatansız ve en sefil bir mahlûku olmalıdır.
Yanlışlıkla bu gibi eşya eline gelen namuslu bir Müselman (Müslüman) tacirinin yapacağı en doğru hareket o paketleri gönderenin suratına fırlatmaktan başka türlü olamaz.
Türk ve Müslüman ırz namusunu çiğneyen alçakların …. mallarını Anadolu’nun pırlanta gibi lekesiz bağrına sokmak isteyenler, en ağır, en kaba tahkirata (aşağılamalara) müstahaktırlar. Bunu bilmeyerek yaptığına iman olduğumuz (inandığımız) bu gencin ismini teşhirden bu seferlik vaz geçiyor ve bir lahza vicdanı ile karşı karşıya kalarak yaptığı cinayetin vahametini, çirkinliğini kendi kendine takdir etmesini, utanmasını ve kendisine gelmesini bekliyoruz.
Babalık gazetesinin nüshalarını tek tek gözden geçirirken, herhalde son yıllarda yaşadığımız kuraklıktan dolayı, aşağıdaki haber dikkatimi çekti. İster istemez, bu haber üzerine düşünmeye başladım. Haberi ve bu haberin bende uyandırdığı düşüncelerle yaptığım küçük bir araştırma ile edindiğim bilgileri paylaşayım istedim.
BEYŞEHRİ (BEYŞEHİR) VE KARAVİRAN (SUĞLA) GÖLLERİ VE HÜKÜMETİN ŞEFKAT VE MUAVENETİ (YARDIMI)
Tarih: 7 Temmuz 1327 (1911), Perşembe
Bu sene Beyşehir ve Karaviran gölleri tuğyan etti (taştı). Seydişehri (Seydişehir), Beyşehir ve Bozkır kasabalarından birçok yerler sular altında kaldı. Bir hayli ahali mutazarrır oldu (zarar gördü). Köylerde evler yıkıldı Tarlalarda kayıklarla gezildi. Tarlalar ekilmedi. Ahalinin mazarratı (zararları) kadar hazine zarar gördü. Nüsha-i sabıkamızda (önceki nüshamızda) yazdığımız veçhiyle (yönüyle), hükümetimiz felâket-i didegânın (yaşanan felaketin) iaşelerinin (gerekli ihtiyaçların) karşılanmasına karar vermiş, özellikle en çok zarar gören Seydişehir’in Gökhöyük karyesi (köyü) muhtacini (muhtaç kimseleri) için yetmiş iki bin kuruşluk havalename göndermiştir. Her iki kaza dahilindeki diğer köylere de muavenet (yardım) edilmesi için meclisin vekillerince (takrir edildiği (önerge verildiği) ve muktezasının (gereğinin) ifa bulunduğu (yerine getirildiği) da işitilmiştir.
Acaba o dönemin Osmanlı Hükümeti taşkınları düzene sokmak için, Beyşehir, Çumra, Alemdar gibi regülatörler inşa etme kararını bu sel felâketinden sonra mı almıştı? Beyşehir ve Çumra regülatörlerinin ne zaman inşa edildiği konusunda küçük bir araştırma yapınca, şu bilgileri edindin:
Sadece taşkınları düzenlemek amacıyla değil, 1908-1914 yılları arasında Konya Ovası’nı sulama projesi kapsamında, Beyşehir Çayı’nın gölden çıkış noktasındaki mevcut köprü yıkılarak yerine Beyşehir Regülatörü (Taşköprü) inşa edilmiş.
Bu regülatör kesme taştan yapılmış olup, 42 metre uzunluğunda 6,35 metre genişliğindedir. 15 göz ve 14 kargir ayaktan oluşmakta ayakların üzerinde kemerler ve gözlerde hareketli kapaklar ulunmaktadır (Hüseyin Muşmal, Beyşehir Regülatörü/Taşköprü)
Aynı proje kapsamında Konya Ovası’na ilk su getirme inşaatı, Çumra Sulama Projesi, Temmuz 1908-Aralık 1913 yılları arasında Almanlar tarafından yapılmıştır. Beyşehir gölünün fazla suları bir kanal ile Konya’ya getirilmiş, taksim merkezleri ve sulama kanallarıyla ovaya dağıtılmıştır. Böylece zamanında dünyanın önemli projelerinden olan bu çalışmada 57.000 dekar arazide sulamalı tarım başlamıştır (wikipedia.org)
Öğüt Gazetesinin nüshalarını tararken, 7 Şubat 1920' den (Daha önceki nüshalar kayıp) itibaren iç sayfaların birinde hemen hemen her nüshada yayımlanan bir liste dikkatimi çekti. Bu listeyi aşağıda veriyorum.
Anladığım kadarıyla, o dönem, Kurtuluş Savaşı' na destek olmak amacıyla hanımlar arasında bir yardım kampanyası düzenlrnmiş. İsımlerden ve ünvanlardan sonraki sayılar kuruş cinsinden yardım miktarını gösteriyor.
Bu miktarların ne anlama geldiğini o günlerin gazete fiyatlarıyla karşılaştırarak açıklamak, sanırım bir fikir verebilir. Öğüt gazetesinin fiyatı 100 para, yani 2,5 kuruş. Bu durumda 1000 kuruşluk yardım 400 gazeteye karşılık geliyor.
HANIMLARIN İANESİ (YARDIMI)
Mazhar Bey' in validesi 1000
Sadık Çelebi haremi Gülizar Hanım 100
Merhum Hacı Muhiddin Çelebi kerimesi Rukiyad Hanım 200
Hacı Hüseyin Çelebi haremi Hacı Feride Hanım 100
Nakibül Eşraf Merhum Hüseyin Efendi Haremi Şayeste Hanım 500
Kerimesi Mediha Hanım 500
Merhum Sadreddin Çelebi Efendi hafidesi (kız torunu) Kamerşah Hanım 1000
Listeyi incelerken sizin de dikkatinizi çekti mi bilmiyorum. Kadınların ve erkeklerin soyadları yok. Kadınlar; ya eşleri, ya babaları, ya da dedeleriyle birlikte anılıyorlar. Birey olarak hiçbir değerleri yok çünkü. Oysa şimdi sadece ad ve soyadı yeterli.
Bu vesileyle, insanları padişahın kulu olmaktan çıkarıp bağımsız bir birey haline getiren, kadınlara toplum içinde hakettikleri gerçek değerin verilmesini sağlayan Atatürk' ü saygı ve rahmetle anıyorum.
Aşağıdaki haberi: 14 Şubat 1920 tarihli Öğüt Gazetesi’nden aldım. Yazıdaki bazı kelimeleri, zamanla silinmiş olduğu ve sayfanın sağ boşluğunun yanındaki yazıların üstüne yukarıdan aşağıya kütüphanenin tarih ve sayıları geldiği için, okuyamadım.
Yazının başlığı ilginç. Aşağıda görüldüğü gibi, “Kahraman Maraş Kurtuldu.” Yani sanki 1920’lerde Maraş şehri “Kahraman” unvanını almış gibi bir durum var. Oysa Maraş’ın adının TBMM tarafından Kahramanmaraş olarak değiştirildiği tarih 7 Şubat 1973. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 5 Nisan1925 tarihinde Maraş’a İstiklâl Madalyası verildiğini de hatırlatalım.
KAHRAMAN MARAŞ KURTULDU
Tarih: 14 Şubat 1336 (1920) Cumartesi
Fransızlar Çarşamba nısf-ül leyle (gece yarısına )kadar Maraş’ın bilcümle (bütün) İslam mahalleleriyle emâkin-i resmiyesini (resmi binalarını) pek şiddetli bombardıman ettikten sonra Islahiye tarikiyle (yoluyla) çekilerek şehri tahliye etmişlerdir. […] …’da bulunan piyade taburunun temin-i asayiş (asayişin sağlanması) için Maraş’a hareket ettiği son telgraflardan anlaşılmıştır.
Bu ırz ve namusunu, hayatını kanı ve canı pahasına bile olsa da korumaya azmetmiş bir milletin nelere kadir olabileceğini ispat eden en büyük bir imtihandı. Maraşlı kardeşlerimizin gazalarını tebrik, mübarek şehitlere Fatihalar ithaf eyleriz.
Maraşlı Kardeşlerimize Yardım
Maraş’ta evleri yıkılıp yakılarak eşyaları yağma edilenlerin, birçokları evlatsız, babasız, kardeşsiz kalarak felakete uğratılan mazlum ve mağdur kardeşlerimize süratle icap eden muavenette (yardımda) bulunmak üzere bugün Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk-i Osmaniye Cemiyeti Konya Heyet-i Merkezince (Merkez Heyetince )bir karar ithaz edilecektir. (alınacaktır)
Not: Maraş’ın Kurtuluş tarihi 12 Şubat 1920. O günün şartlarında gazete bu haberi iki gün gecikmeli olarak veriyor.
Aşağıdaki yazı günümüzden 114 yıl önce Babalık gazetesinde yayımlanmış bir baş makale. Okuyunca, farklı düşünceler doğuyor kafanızda. Bir yandan, o günden bugüne zihniyette pek bir şey değişmediğini düşünüyor, bir yandan da çok şeyin değiştiğini görüyorsunuz. Birbirleriyle çelişen birçok düşünce. Daha fazla yorum yapmadan, yazıyı olduğu gibi aşağıya koyuyorum.
ESKİ İLE YENİ
Rumi Tarih: 4 Nisan 1327
Miladi Tarih: 16 Nisan 1911
Meşrutiyet demek “başınızın çaresine bakın” demektir. Ahalimizin (Halkımızın) birçoğu halâ meşrutiyetten bir şey anlamadı. Hakları da var ya! Meşrutiyet ilân edilir edilmez gazeteler bar bar bağırıyorlar, istibdat gitti meşrutiyet geldi, şap, şap, şap… Her şeyimiz yola girecek şap, şap, şap… Meşrutiyet ilan olunalı iki buçuk seneyi mütecaviz (aşan) bir müddet geçti. Yine ahali yazın toz toprak, kışın çamur içerisinde.. Evvelce fakir olanlar, şimdi yine fakir, zengin olanlar yine zengin. Birisi bir iş için kapı kapı dolaşır; aylarca, senelerce o işin arkasından koşar ve kirli etekler öperdi. Şimdi yine öyle… Evvelce rüşvet verirdi, şimdi de …. yoktur yahut hatıra gönülle müracaat etmeksizin işin bitmiyor. Mektepler, hevaceler (hocalar), memurlar, hepsi eskisi gibi; aralarında hiçbir fark yok. Hasılı bekârlar, bekâr, evliler evli. Böyle meşrutiyetten Ahmet Ağa bir şey anlamaz.
Anlayış iki türlü olur: Birisi enini boyunu ölçerek, memleketlerimizin eski halini göz önüne getirerek, geleceği düşünerek, istibdatta neler kaybettiğimizi, ordumuzun evvelce ne olup şimdi ne dereceye girdiğimizi bilerek, meşrutiyetin kaidelerini anlamak; diğeri de, ben köyde oturuyordum, şimdi de öyle, evvelce vergi veriyordum, şimdi de öyle, memleketler harap idi, şimdi de öyle diye düşünmek, anlamak, yani; terakkiyi (ilerlemeyi) gözle görülen şey olarak bilmek var. Birinci surette düşünürsek, üç seneye yakın müddet zarfında, çok, pek çok şeyler yaptığımızı görürüz. Aramıza fesat saçan adi adamların sözlerine kulak asmayalım. Ordumuz Avrupa’yı düşündürecek, bir dereceye geldi. Evvelce askerlerimiz, yağır bir fes, ensesi (arkası) yırtık pantolon giyerlerken şimdiki askerlerimizin elbisesine ben bile imreniyorum. Zırhlılar alınıyor ….adam akıllı tahsil ediliyor, zaptiye neferi eskisi gibi köylüyü tokatlayamıyor, daha neler neler.. Yapılan şeyler o kadar çoktur ki bunların esamisini (isimlerini) yazsak ciltlerle kitap olur. Fakat bunları hep biz gözümüzle görmüyoruz. Bunları anlamak, hakkı teslim etmek için etrafıyla düşünmek lâzımdır. Fakat buralarını düşünmeyen, düşünemeyen bir kısım, meşrutiyetten de bir şey anlamadık diye yaygara koparıyorlar.
Meşrutiyet demek “Ey ahali başınızın çaresine bakınız” demektir. Yani, meşrutiyet ilân olunduktan sonra ahaliye büyük bir iş çıkıyor ki o da başlarının çaresine bakmalarıdır. Yani, kendilerinin gözyaşlarını kendi mendilleriyle silmeleridir. Şimdi burada bazı sualler (sorular) varit oluyor (geliyor). “Acayip! Biz devr-i istibdatta (istibdat devrinde) başımızın çaresine bakmaz mıydık? Bakamaz mı idik?” denilebilir. Bakmazdık ve bakamazdık ya! Bakmazdık, çünkü her şeyi hükümetten beklerdik. Şimendiferi (Treni) hükümet yapsın, mektebi o yapsın, bankaları o yapsın; hasılı her şeyi hükümet memurları yapsın… Başımızın çaresine bakamazdık, çünkü bizim uyanmamız onlarca hoş bir şey olmazdı. Bizim kendiliğimizden mektep medrese yapmamız, birbirimizi olup bitenden haberdar etmek için bir araya gelmemiz, çıkıp kalabalıkta söz söylememiz memnu (yasak) idi. Öyle bir memnuat (yasaklar) ki cezası Marmara’nın… sına, Fizan’ın yakıcı sıcaklarına atılmak idi. Halbuki, meşrutiyet bize başka başka çığırlar açtı. Biz şimdi başımızın çaresine bakmazsak, kabahat meşrutiyette değil, bizde olur. Çalışmayalım, öğrenmeyelim, uyanmayalım, uyuşukluğu terk etmeyelim, sonra da her şeyi “Armut piş, ağzıma düş,” kabilinden kendi kendine oluversin… Yağma yok. Çünkü şimdiye kadar uğraşıp yorulmaksızın dünyada hiçbir şey kendiliğinden olmamıştır ve olmasının da imkânı yoktur.
Bir daha tekrar edelimi ki, meşrutiyet demek “Ey ahali, başınızın çaresine bakın” demektir. Meşrutiyette hükümetin vazifesi devr-i istibdattakinden (istibdat devrindekinden) daha azdır.
Meşrutiyette hükümet(in) kendisi pek az şey yapar. Fakat hiçbir şeye mani olmaz, olamaz. Sonra tarikinin (yolunun) ilerlemesinin önüne gerilmiş bulunan perdeleri açar, yolunun yaldızlı saçaklarını ahaliye gösterir, oraya doğru gitmek, o saçaklara yapışıp cepleri doldurmak, ahaliye ait bir şeydir. Eğer her şeyi kendisi yapmak istese, eski ile yeni arasında hiçbir fark kalmaz. Bununla beraber, hükümet birçok şeyleri yapamaz, zaten kendi işleri başından aşkın bir halde iken, işini gücünü bırakıp da ufak tefek işlerle mi uğraşsın? Buraları etrafıyla düşünerek her şeyi hükümetten beklememek, biraz da kendiliğimizden gayret etmek lâzımdır. Biraz daha önümüz açık uyanırsak, telâfi-i mâfat edebiliriz (elimizden gideni geri kazanabiliriz). Bu halimiz daha ziyade devam ederse, emin olalım ki istikbalimiz (geleceğimiiz) pek karanlıktır. Sonra başımızı taştan taşa vururuz fakat ne çare ki son pişmanlık fayda vermez.
Babalık
Not: Cümle aralarındaki “…” ile belirtilen kelimeleri yazılar silik çıktığı için okuyamadım.
Bilgisayarımın ekranında 23 Nisan 1920 tarihli Öğüt gazetesi duruyor. Bugünkü deyişle, sekiz sütuna manşet bir başlık atılmış: MİLLETİN KUDRETLİ VARLĞINI İSPAT EDEN BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BUGÜN KURULDU. Bu manşetin altında “Büyük Millet Meclisi Nasıl Açılıyor?” adlı bir haber yazısı ve “Büyük Gün” başlıklı bir yorum yazısı var.
“Büyük Gün” başlıklı yazıyı aşağıya alıyorum. O günün coşkusuyla, sıcağı sıcağına yazıldığı ve kuruluş yıldönümlerinde okuduğumuz, ezbere bildiğimiz yazılardan farklı olduğu için çok değerli buldum ve paylaşma ihtiyacı hissettim. Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşu 30 Ağustos zaferine giden yolun taşlarını döşediği için, bu yazı bugün 103. Yıldönümünü kutladığımız 30 Ağustos Zafer Bayramı yazısı olarak da okunabilir.
BÜYÜK GÜN
Tarih: 23 Nisan 1336 (1920), Cuma
Bu millet süngü ile zulüm ile öldürülemez. Bize, Türk ve İslâm’a indirilen son darbe ile payitahtımızı (başkentimizi) gasp, halkımızı esir, mukaddesatımıza (kutsal değerlerimize) tecavüz ettiler. Milletin vekillerini zorla meclisten alarak kim bilir nerelere götürdüler ve ne yaptılar? İstanbul sokaklarında münevverâna (aydınlara) dayaklar atarak sürüklediler ve öldürdüler. Sultan saraylarına girdiler…
Bütün bunlardan maksat bir milleti tahkir (aşağılama) ile eza ve işkence ile süngü ve yumrukla yok etmektir…
Ohh... Zavallılar!
Bugün Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi bütün bu zalim düşünceleri, vahşi tasavvurları bir hamlede kökünden koparan, ezen ve deviren bir kuvvettir.
Anadolu’nun göbeğinden yükselen bu birlik ve varlık abidesi (anıtı) Türk ve İslâm’ın kuvvet ve azametini ve namus ve narkı (değeri) için katlanacağı fedakârlıkların büyüklüğünü, milletin azim ve kararını âleme (dünyaya) gösteriyor.
Osmanlı tarihi böyle bir günü ilk defa kaydediyor. Emin olalım ki evlatlarımız gözyaşları ile takip edecekleri satırlardan sonra tarihin bu günü kaydeden sahifesi huzurunda gurur ve iftiharla eğileceklerdir.
Büyük Millet Meclisi büyük işler görecektir.
Milyonlarca insan, milyonlarla Muvahhit (Müslüman) yaşlı gözleri, imanlı kalpleriyle son ümitleri olan Anadolu’nun kurtarıcı sesini bekliyorlar. Anadolu’nun her köşesinden seçilerek gönderilen milletvekillerinin bu sesi Ankara’dan gelecektir.











0 Yorum