DOĞUP BÜYÜDÜĞÜM SOKAKLAR
Bazı vesilelerle Çumra’ya gittiğim zaman, doğup büyüdüğüm mahallenin parke taş döşeli sokaklarından geçerken, altmış yıl önceki yazın toz kışın çamur olan sokakları gelir aklıma.
Yeni yapılmış, kimi tek katlı, kimi iki ve üç katlı evlerin yerindeki çoğu ölmüş, eski komşularımızı hatırlarım. Bir hüzün çöker içime. Şimdiyi yaşayan, geleceği tasarlayan zihnimiz geçmişin izleriyle, doludur. Biraz düşünüp geriye baktığımız zaman, bu izler belirginleşmeye başlar, kimisi bölük pörçük, kimisi capcanlı anı olarak çıkar karşımıza.
Bahçeli evler, bahçelerin sokağa açılan kapıları… Bu nedenle, bahçe kapısı denmez, “sokak kapısı” denirdi. Hemen hemen her evin kapı girişine beton dökülür; bu işlem yapılırken, harcın içine, beton kuruduğu zaman, dışarıya doğru üç beş santimetrelik bir çıkıntı yapacak şekilde çelik bir levha konulması ihmal edilmezdi. Kazıyıcı işlevi görürdü bu levha. Yağmurda, çamurda, ayakkabıların altı orada kazınır, böylece sokağın çamurunun bahçedeki taşlığı berbat etmesi önlenmiş olurdu.
Evlerin bahçe duvarları ya ak toprakla ya da kireçle badana edilmiştir. Birçok duvarda yarım daire şeklinde açılmış delikler görürsünüz. Bunlar kümes deliğidir. Birçok aile özellikle tavuk ve horoz olmak üzere kümes hayvanları besler. Az da olsa hindi ve kaz gibi kümes hayvanları besleyenler de vardır. Çocuklar sokakta onlarla iç içe büyürler. Günümüzün çocukları, hindileri “Kabaramazsın Kel Fatma” diye kızdırmayı bilmezler. Hayatlarında bir kere olsun, annelerinin bir tasa koyup kendilerine verdiği buğday mısır karışımı yemi yerlere serperek, “Gel bili bili” çağrısı eşliğinde tavukları yemeğe davet etmemiştir.
Bahçe duvarlarının üzeri kamışların üzerine çamur sıva kaplamak suretiyle elde edilen çelenlerle örtülüdür. Bazı evlerin bahçe duvarlarının üzerinden meyve ağaçlarının dalları dışarı sarkar. Bahar gelip de çağlalar olunca, bu ağaçlar çocukların hedefi olur. Taşla indirilir, ya da güçlü bir çocuğun omzuna çıkarak yolunur. Dolayısıyla yazın çağlalar kayısıya dönüşünce dışarı sarkan dallarda meyve görülmez.
Bahçe duvarları evleri sokaklardan ayıran bir sınırdır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyimiyle “Sokak, evinizin kapısından başlayan hayat, ayrıldığınız zaman hüzün duyduğunuz arkadaş, bir humma gibi sizi saran macera ve yarın içine gireceğimiz bir kör dövüşüdür.” Bizim kuşak sokaklarda büyümüştür. Gerek okul zamanları, gerekse yaz tatillerinde hayat tüm renkleriyle, kokularıyla oralarda yaşanır, ilk hayat dersleri oralarda alınır.
Okullarda çift tedrisat eğitim görülür. Yani, bir dönem sabahçı olursunuz, bir dönem öğlenci. Günümüz çocukları gibi okul sonrası veya hafta tatillerinde dershane derdi yoktur. Okul vardır, ev vardır, sokaklar vardır. Öğlenci ve sabahçı olma durumlarına göre, ev ödevleri ya akşam yapılır, ya da sabah. Bedelini göze almak kaydıyla, ev ödevi yapmayan çocuklar da olur kuşkusuz. Bedeli de ya azar işitmek, ya kulağın çekilmesi, ya bir tokat fiskesi, ya da avuçlara vurulan iki küçük cetvel darbesidir. Öğretmenler rahattır, şimdiki gibi en ufak şeyde öğretmeni şikayet eden öğrenci velileri yoktur çünkü.
Günümüz çocuklarının dershanelerde, evlerde ders çalışarak ya da bilgisayar oyunlarıyla geçen saatleri, çocuklar için oyun zamanlarıdır. Ama ne oyunlar! Evimizin çapraz karşısındaki arsada yaptığımız futbol maçlarını saymıyorum bile. Saklambaç, çayır, on beş çöp, yağ satarım bal satarım, cereyan kaçtı vb. Son oyunların ortak noktası, ebe olan bir çocuğun çevresinde dönmesidir.
Güçlü, kuvvetli, dikkatli, çevik çocuklar ebelikten çabuk kurtulurlar. Ama zayıf çocuklar ebe oldular mı, kurtulabilirlerse aşk olsun. İşte o zaman sokağın merhameti devreye girer. Güçlü kuvvetli çocuklardan biri ebeleme noktasına doğru koşarken düşüverir. Bunu o kadar güzel yapar ki, zayıf çocuk bilerek düştüğünü fark etmez bile. Onuru incinmeden ebelikten kurtulur.
Kız çocukları seksek oynarlar, ip atlarlar. Bazen erkek çocuklar da eşlik ederler onlara. Yazımın başında üzerinden geçtiğim parke taş döşeli sokakların altında, yağmur dindikten sonra nemli kalmış toprağın üzerine bir sopanın ucuyla çizilmiş seksek çizgileri yatar. Biraz daha zorlarsanız, ip atlarken yere değen ip izlerini bile bulabilirsiniz.
Bazen top oynadığımız arsanın bir kısmı kurumaya bırakılmış kerpiçlerle, ya da arsa sahibinin eşinin yaptığı tezek yığınlarıyla örtülünce, top oynamak istediğimiz zaman, birbirine paralel sokaklar arasında kalan sokak boşluğu futbol sahamız olurdu. Bu boşluğun başına ve sonuna toplama taşlarla kale kurulur, sokak çocuk çığlıklarıyla dolardı. Bazen yol kenarlarındaki iki ağaç arası doğal kaleler olurdu. Bu şekilde oyun yanlamasına oynanırdı ama ne gam! Çocuklar için oyun olsun da ne olursa olsun. Her türlü koşulda, kıt imkânlar çok iyi değerlendirilirdi. Şimdiki aklımla düşünüyorum da, eldeki malzemeyle yetinmeyi sokaklarda öğrenmişiz demek ki.
Eldeki malzemeyle yetinmek derken, çocukların yaratıcılıklarını kullandığı oyunları düşündüm. O zamanlar, iskambil kâğıtları pek yaygın değildi. Kim akıl etti bilmem, karton ambalajlı, Yenice, Kulüp, Gelincik Bahar gibi sigara paketlerinden keserek iskambil kâğıtları yapmıştık. Köşelere sayılar yazılmış, ortalarına güzel resim yapan bir çocuk tarafından maça, kupa, karo, sinek işaretleri çizilmişti. Sokağın bir köşesine oturup, pişti, papaz kaçtı gibi oyunlar oynardık. Arkadaşım Ahmet (Buhari) de yaratıcı özellikleri olan bir çocuktu. İlk tavlayı onun bir gömlek kutusu içine çizerek yaptığı tavla kutusuna, annelerimizin dikiş makinesinin çekmecesinden bulduğumuz birbirine benzer renkteki düğmelerle, tebeşirden yaptığımız zarları atarak öğrenmiştim. Satrancı da o öğretti bana. Ama abisinin aldığı gerçek bir satranç takımıyla. Son gelişinde, o günleri andık, bol bol da gülüştük.
Bazı yörelerde misket de denilen bilye oynadığımız günler… Bir naylon torba içine konulmuş, üzerinde renk renk halkalar bulunan çok sayıdaki cam bilyenin şıngırtısı ne kadar hoştur! Bazı çocuklar, bu oyunda çok ustalaşmıştır, iki üç metre uzaklıktaki bilyeyi rahatlıkla vurabilirler. Günümüz çocukları bu oyunu pek bilmezler. O yüzden bilyenin baş ve işaret parmakları arasına alınıp, başparmağın verdiği itme hareketiyle atıldığını söylemem gerekiyor. Bilye oynarken kullandığımız, şimdi unutulan bazı kelimeler ve deyimler de vardı: Bakkaldan yeni alınmış, gıcır gıcır bilyelere “acer” denir, bunların vurula vurula yıpranmış hale gelenleri “çakıt” olurdu. Bazı oyunlar, bitince kazanılan bilyeleri geri vermek şartıyla oynanırdı. Böyle oyunlara “megeli bilye oynamak” derdik.
Sokak satıcılarından da bahsedeyim biraz. Çerçi dediğimiz satıcıları, ağaç dalından örme bir sepetin kenarlarına konulmuş horozlu şekerleriyle hatırlarım. Sepetin içinde de kenger sakızı olurdu. Bu sakızlar, ilk çiğnenmeye başladığı zaman biraz sert olur, yumuşadıktan sonra çiğnemeye doyum olmazdı. O dönemin şekerli sakızlarından olan Kent sakızı birden ağızda küçülüverirdi. Bu sakızları genellikle içinden çıkan artist ve futbolcu resimleri için alırdık. Bir ara bir karton üzerine yerleştirilmiş boşluklara on bir kişilik üç büyükler kadrosunu yerleştirme kampanyası başlamıştı. Benim gibi birçok çocuk tuttuğu takımın futbolcularının resmini toplayıp o karton üzerine yapıştırıyordu. Tam takımı toplayana ödül vardı: Futbol topu. Her nedense hep bir resim eksik kalırdı. Kuşkusuz o yaşlarda hiçbirimiz bunun bir pazarlama taktiği olduğunu bilemezdik.
Mahallemizin bir şekercisi vardı: Ömer Aga. Kore gazisi olduğu için “Koreli” lakabıyla anılırdı. Başka yörelerde macun olarak bilinen, bizim, ince tahta bir çıtanın ucuna sarıldığı için “dolama şeker” dediğimiz bir şeker satardı. Omzuna astığı seyyar tezgâhıyla, bizim sokaktan geçerek, ağır ağır çarşıya doğru yürürdü. Tezgâhını genellikle okul önlerine kurardı. Dolama şekerin malzemesi olan macuna elma daldırılarak elmalı şeker elde edilir, elmalı şekerler, kalaylı bir bakır tepsinin içine dizilerek satılırdı.
Akşam serinliğinde seyyar satıcı Mevlit Ağa’nın “Haydi Seyyarcı geldi” diyen sesini duyardık. Onu “Seyyarcı” adlı bir şiirimde anlattığım için, fazla söze gerek yok.
SEYYARCI
“Haydi seyyarcı geldi.”
Böyle bağırır Mevlit Ağa,
Küçük dükkânını iterken.
Derken kadınlar, genç kızlar,
Dökülürler sokağa.
Neler bulunmaz ki orda:
Renk, renk düğmeler,
İğne, iplik, makara,
Çeşmeli marka kokalar,
Gelinlik kızlar çeyiz düzer.
Etamin kumaşları, kasnaklar,
Yün orlon çileleri,
Mezüro bile var.
Mahalle terzisinin
Çok işine yarar.
Alıcılar kesilince
“Haydi Bismillâh” der.
Geçer arkasına arabanın,
Ellerini tükürükler,
İter gücü yettiğince.
Bağırır aynı sözlerle
Öbür sokağın başına kadar.
Tekerli dükkânın etrafını
Yeni alıcılar sarar.
Mevlit Ağa mekik dokur,
Eviyle sokaklar arasında.
Etliye sütlüye karışmaz
Aklı ekmek parasında.
Mevlit Ağa’nın arkasından dondurmacı Mehmet amcanın dondurma arabası geçerdi. Bu sefer de çocuklar dondurma arabasının etrafını sarar, Mehmet abi bir an önce dondurmaya kavuşmak isteyen çocukları sıraya koymakta çok zorlanırdı.
Motorlu vasıtalar sayılıydı. Evimizin çapraz komşusundaki komşumuzun kapısında Garip Yazan Man kamyonu, bir sokak ötemizdeki küçük köylülerin Massey Harris Traktörü, manifaturacı Celal Kaldırım’ın siyah Volkswagen’i. Lacivert renkli Massey Harris’in çalıştırılması hayli zordu. Kasnağına halat sarılır, bu halatı üç dört kişi çeker, birkaç denemeden sonra ancak çalışırdı. Celal amca çocukları çok severdi. Bazı akşamüstleri Volkswagen’ine bindirirdi bizleri. İtişe kakışa arabayı doldurur, sıkış sokuş oturur, mahalleyi turlardık.
Bu yazımda doğup büyüdüğüm mahallenin birkaç sokağını anlatarak, altmış yıl öncesine gitmeye çalıştım. Şu anda içinde yaşadığımız, Çumra’nın ilçe oluşunun yüzüncü yılına gelinceye kadar çoğu sokaklar büyüdü, cadde oldu. İlçemiz şehir oldu. Artık yöneticiler küçük bir kasabayı büyütmenin sorunlarıyla uğraşmaktan çok, şehirleşmenin getirdiği sorunlarla uğraşıyorlar.
Sokaklarda oynayan çocuklar göremiyoruz artık. Sokak oyunlarının yerini bilgisayar oyunları aldı. Kuşkusuz, çocukluğumun tozlu çamurlu sokaklarını özlüyor değilim. Ama insanoğlu yaşadığı çevreye uyum sağlayan bir varlık. Uyum sağlamakla kalmayıp çevresini de değiştiriyor. Değiştirirken kendisinin de değişmesi kaçınılmaz. Her dönemin kendisine özgü güzellikleri var. Yaşanan zor günlerin etkisi ortadan kalkınca, anılar da güzelleşiyor. Belki de insan güzel şeyleri hatırlamak istiyor. Ben de hatırladıklarımı yazmaya çalıştım. (Metin Eren, 14 Mayıs 3026)
Not::Bu yazı Çumra'nın ilçe oluşunun 100. yılı anısına Çumra Kültür ve Sanat Topluluğu tarafından hazırlanan 10'NLAR:GEÇMİŞTEN GELECEĞE ÇUMRA adlı kitapta yayımlanmıştır.










0 Yorum