ÇOCUKLUĞUMUN RAMAZANLARI
Dört beş yaşlarındayken büyüklerin kendi aralarında “oruç tutmak” diye bir şeyden bahsettiklerini duyardım.
Çocuk aklımla söyle düşünürdüm: Oruç elle tutulan bir şey olmalıydı. Canlı bir varlıktı herhalde. İnsan gibi, kuş gibi bir şey. Bir gün babama sordum. Anlatmaya çalıştı ama hiçbir şey anlamadım. Demek ki anlamam için biraz daha büyümem, yaşayarak öğrenmem gerekliymiş.
İlk sahura kalktığım zaman yedi sekiz yaşlarındaydım. Kuzine sobamız gürül gürül yanıyordu. Annem yumuşak bir sesle uyandırdı beni. Akşamdan konuştuğumuz için hiç mırın kırın etmedim. Sadece uykulu gözlerimi ovuşturmakla yetindim. Oda küçük olduğu için, yemek sinisine yer açmak için olacak, yattığım yer yatağı kıvrılmıştı. İki kardeşimden biri toprak damlı odamızın ağaç kirişlerinden birisinin üzerindeki demir halkalara asılmış salıncakta, diğeri de pencere kenarına konulmuş iki minderden oluşturulmuş yatakta mışıl mışıl uyuyorlardı.
Sofraya otururken gümbür gümbür bir sesle irkildim. Boş bulunmuşum demek ki. Ramazan davulunun sesiymiş meğer. Erişte vardı sofrada, arkasından kayısı, üzüm ve erikten oluşan bir hoşaf geldi. Kuzinenin üzerinde bir güğüm, bir ibrik bir de çaydanlık duruyordu. Anladığım kadarıyla annem herkesten erken kalkmış, mutfakta yemeği ve çayı hazırlamış, çaydanlığı da demlenmesi için kuzinenin üzerine koymuştu.
Yemek bitti. Alelacele çaylarımızı içtik. annem sofrayı topladıktan sonra, kenardaki muşambanın üzerine leğen koydu. İbrikteki suyu önce babamın sonra da benim ellerime döktü. Elimizi ağzımızı iyice sabunlayıp yıkadık. Çünkü bahçemizde çeşme yoktu o zamanlar. Kullanma suyu bahçedeki kuyudan, halatın ucuna bağlanmış bir kovayla çekiliyordu. Boş kovanın kuyu suyunun içine atılması, o anda metal kovanın suya çarpması nedeniyle çıkan ses halâ kulaklarımda. İçme suyu ise tren istasyonunun yanındaki depodan ev kadınları tarafından testilerle taşınıyordu. Bir ara ışıklar yandı söndü. “Biraz sonra ışıklar kesilecek, onun ilk işareti” dedi babam. Annem silmekte olduğu idare lambasının şişesini takmadan önce, lambanın fitilini ateşledi. Duvardaki çiviye astı. Işığın bir kez daha yanıp söndüğünü gördüm. Babam “Bu son işaret ” dedi. “İmsak kesilmek üzere.” Annem babama, bana ve kendisine giriş kapısının hemen yanındaki testiden birer bardak su getirdi. Önceden anlaşmıştık çünkü. Öğleye kadar da olsa ne bir şey yiyecek ne de bir şey içecektim.. Kendileri akşam ezanına kadar aç ve susuz kalacaklardı. Dinsel anlamı dışında orucun anlamını ilk öğrenişimdi bu.
Annem yer açılsın diye kıvrılan yatağı açtı. Yerime yatmamı istedi. Yorganı üstüme iyice örttü. Işıklar kesildi. Odayı idare lambasının ışığı doldurdu. Loş bir karanlık çöktü içeriye. İmsak kesilmesinin ne demek olduğunu önceki akşam anlatmışlardı ama ışıkların neden kesildiğini sabah kalktığımda öğrenecektim. O dönemin Çumra’sında, elektrik, santral denilen bir yerden veriliyormuş. Her gece on ikide kesilirmiş. Ama ramazan günlerine özel, sahur vaktinde, santralin elektrik üreten makinesi bir saat süreyle çalıştırılıyormuş. Bana bu şekilde anlattılar. Daha o yaşlarda mazotla çalışan dizel jeneratörü olduğunu bilemezdim tabii ki.
Aradan bir iki yıl geçtikten sonra, ramazanın ilk günü, ortasında ve sonunda tam oruç tutmaya başlamıştım artık. Sahur yemeğinden sonra oruç için niyet etmeyi, iftar vaktinde ezan okunmasını sabırla beklemeyi, teravih namazlarını yaşayarak öğrenecek, ilkokul beşten itibaren büyükler gibi tüm ramazan boyunca oruç tutmaya başlayacaktım. Büyüdüğümü hissediyor, büyümenin sevincini yaşıyordum.
Oruç tutmak, biz çocuklar için büyük bir gurur vesilesiydi. Çünkü oruç tutmayı büyüdüğümüzün göstergesi olarak kabul ederdik. İki çocuğun arasında şöyle bir konuşma geçtiğini hatırlıyorum:
“Oruç musun?”
“Orucum.”
“Göster bakayım dilini!”
Biri dilini çıkarır. Öteki bakar. Beyazlaşmışsa, “doğru” der. Beyazlaşmamışsa, “Hadi oradan yalancı!” deyince, “Oruçtun, değildin!” kavgası başlar aralarında.
Evde anneye naz yapılır.
“Anne iftara ne kadar kaldı. Çok acıktım.”
“Biraz daha sabret oğlum. Bir saat daha sıkıver dişini!”
İftara beş on dakika kalmıştır. Bizim sokağın çocukları elimizde iftarlıklar – iki bisküvi arası lokum,, susamlı helva, anne kurabiyesi, kuru incir, çikolata vb.- demiryolunun arkasındaki caminin minaresindeki kandillerin yanmasını bekliyoruz. Bakalım önce kim görecek. “Kandil yandı!” diye bir ses. Arkasından müezzinin sesi. Ezan okunuyor. İftarlıklardan birer ısırık alındıktan sonra, “Oldu!” çığlıklarıyla eve koşuşturmalar..
Özenle hazırlanmış bir iftar yemeği. Annemin tavada kızarttığı tereyağını, yemek tepsisinin ortasına konulan çorba tasının üzerinde gezdirişi, kahverengiye dönmüş, erimiş tereyağının dalga dalga tasın üzerine yayılışı. Bir yandan uzun olduğu için ikiye bölünmüş ramazan pidesinden – hem de yumurtalı -koparırken, diğer yandan kaşıkların çorbaya daldırılışı, annemin “Aman dikkat edin! Üfleye üfleye yiyin ” uyarılarına aldırmadan kaşığı ağzıma götürdüğüm için, damağımda duyduğum acı...
“Hem de yumurtalı” diyerek vurguladığım pideler ramazan aylarının olmazsa olmazıdır. Hüsamettin’in fırını ve Etliekmekçi Baki Pıtır’ın önünde insanlar pide almak için bekleşirler. Bazılarının ellerinde yumurta olur. Çünkü yumurtalı pide yaptırmak isteyen yumurtaları kendi evinden getirirdi o zamanlar. Şimdi de yapılıyor ama o eski pidelerin tadını bulamıyorum. “Dedemin pidesi” diyorum ben onlara. Bir ara sohbet sırasında, bir arkadaşım Aziziye Camisine yakın bir yer tarif etmiş, üşenmeden oraya kadar gidip almıştım. Gerçekten de eski damak tadımı bulduğumu söyleyebilirim.
İlkokul 3’ten 4’e geçtiğim yazdan başlayarak, ortaokul sonuna kadar beş yaz mahalle mektebine gittim. İlk temel dini bilgilerimi, namazda okuduğum sureleri, Kur’an okumayı öğrendiğim yer, Bardakçı Camisinin bahçesinin içindeki mahalle mektebidir. Niye anlatıyorum bunları? Eee! İftarı yaptık, çayları da içtik. Dışarıda arkadaşlar bekliyorlar. Birlikte teravih namazına gideceğiz. Namaz kılmayı da bir yerlerden öğrenmek gerekli. Orası da mahalle mektebi.
Her gün farklı bir camiye gitmek sevap sayılırdı. Çumra’nın belli başlı camileri, Ulu Cami, şimdi adını unuttuğum demiryolunun arkasındaki cami, Bardakçı Cami, Çarşı Camisiydi. Kümbetli Caminin inşaatı yeni bitmişti. Bağlar Mahallesinde küçük bir cami daha vardı ama uzak olduğu için pek tercih etmezdik. İşin ibadet yönü ikinci plandaydı çoğumuz için. Bir çeşit eğlenceydi. Bazı çocuklar, büyüklerden azar işitmeyi göze alarak, birbirlerine şaka yapar, kıkır kıkır gülerlerdi.
Yanlış hatırlamıyorsam İlkokul 5’ten itibaren Ramazan ayı boyunca oruç tutmaya başladım. O yaşlar, orucun ibadet olarak anlamını kavramaya başladığım yaşlardı. Sahurdan sonra, yatmadan önce bir dua şeklinde niyet etmeyi öğretmişti annem:
Ekmek yedim kuruca,
Bir su içtim duruca
Niyet ettim Allah rızası için
Bugün tutacağım oruca
Ne güzel dua değil mi? Türkçenin halk ozanlarından duyduğumuz sesi. Müslümanlığı, onun ibadetini, doğduğu ülkenin tekelinden kurtaran bize ait bir dil. Bu noktada sözü Ahmet Hamdi Tanpınar’a bırakmak istiyorum izninizle:
[…] “- Dikkat et halis Müslüman gibi düşünmüyorsun Molla Bey
- Bilâkis tam bir Müslüman gibi düşünüyorum, fakat mücerret bir Müslüman gibi değil de bu şehrin ve etrafında, hülâsa bu memleketin içinde yaşayan bir Müslüman gibi… İki yüzyıl bu memleketin hayatına karışmış yaşayan dedelerimizden bana miras kalmış bir Müslümanlık. Bu Müslümanlık’ ta Tekirdağ karpuzunun, Manisa kavununun, Amasya kayısısının, Hacıbekir lokumunun, Itrî bestelerinin, Kandilli yazmasının, Bursa dokumasının hisseleri vardır. Bu Müslümanlığın çehresi, otuz kırk senede, bütün etrafıyla birlikte değişir; ramazan sofrası, cami sebili, Fatih kahveleri, Küçükpazar çarşısı, Divanyolu…Bu Müslümanlığın benim de herkes gibi inandığım akideleri vardır. Fakat onların arkasında kendilerini aydınlatan, mânalarını yapan bütün bir hayat vardır, halk vardır. Asıl sihrini o yapar. O ne medreseden, ne tekkeden, ne şeyhülislam kapısından, ne kazasker konağından gelir; halkın hayatından doğmuştur. Onun içindir ki o hayatın emrindedir, ruhaniyeti onunla beraber yürür, içine Frenk icadı bile girer; fakat manzarası bizim kalır.” (Ahmet Hamdi Tanpınar, Mahur Beste).
Arife günlerinden de bahsedeyim biraz. Önceden bayram alışverişine çıkmayan aileler bugünün bir kısmını çarşı pazar dolaşmaya ayırırlar. Günün geri kalanında bayram yemekleri pişirilir, akşamüzeri yağda pesmet – çoğumuzun pişi olarak bildiği- kızartılır, komşulara dağıtılır. Berberlerin çok yoruldukları ama çok kazandıkları bereketli bir gündür arife. Terziler, telaş içinde yetiştirmeye söz verdikleri ceket ve pantolonları bitirme telaşındadırlar. Çıraklar kalfalar, ellerindeki elbiseye damlamasın diye, sık sık alınlarında biriken terlerini silerler. Ayakkabı boyacıları, bir yandan boyacı sandığı üzerine konulmuş müşterinin ayakkabılarını boyarken, göz ucuyla boyanması için getirilmiş ayakkabılara bakarlar, gözleri parlayarak.
Biz çocuklar için ayrı bir eğlencedir bugün. Bayram öncesi ilk mantar tabancaları patlatılır. Kimisi bahşiş toplayan davulcuların peşine takılmıştır. Bu bahşiş toplama işi, tam bir şenlik havasına dönüşür. Bayrak taşıyan bir gencin arkasından elinde kalın bir sırık tutan başka bir genç yürür.
Bir sürü çocuk da “Fareli Köyün Kavalcısı” misali peşlerine takılmıştır. Bu sırığın ucuna bez parçasının içine doldurulmuş, top gibi bir şey asılıdır. Hediye verilmiş, renk renk kumaşlar, örtüler ve havlularla doludur üstü. İki veya üç davulcu vardır.
Birisi bizim okulun hademesi Hulusi amca. Kendisine özgü trampetten biraz daha büyükçe bir davulu hareketli ritimlerle döver. Bir de aşka geldi mi, değmeyin gitsin. Bir Konyalı türküsü tutturur. Kendisi de oynayarak söylediği türküye eşlik eder. Diğeri de göçmenlerden Davulcu Ali. Güzel maniler söyleyerek evlerin kapılarında durur. Yeri geldi, o manilerin birkaçını buraya alayım:
İşte geldim yapınıza
Selam verdim hepinize
Selamımı almazsanız
Daha gelmem kapınıza
Eski cami direk ister
Söylemeye yürek ister
Benim karnım toktur ama
Arkadaşım börek ister *
Ertesi sabah erkenden kalkılır. Bayrama kavuşmanın sevinci okunur yüzlerinde. Başkalarını bilmiyorum ama ben sevincin yanında bir heyecan duyardım. Ya şaşırırsam? Çünkü çocuklar bir yandan namaz kılarken bir yandan da arkadaşlarını izlerler. Şaşırsa da namazdan sonra dalga geçip kızdırsam diye. O yüzden imamın tarifini çok dikkatli bir şekilde dinledikten sonra, şaşırmamak için namaz sırasında göz ucuyla büyüklerden birinin hareketlerini takip ederdim. Namaz bittikten sonra da derin bir “oh” çekerdim
Camiden neş’e içinde koşarak eve dönülür. Anneler mükellef bir bayram sofrası hazırlamıştır. Büyükler cami içindeki bayramlaşmaya katıldıkları için, sabırsızlıkla onların gelmesi beklenir. Akrabalar da katıldıkları için, bayram sofraları kalabalık olur. Küçük sini yeterli olmadığından, ayaklı bir tahta sofranın çevresine oturulur. Sığışmak mesele. O yüzden yayılarak değil de, bir dizin gireceği şekilde yan oturulur. Osman amcam “asker oturuşu” derdi, bu şekildeki oturuşa. Gülüş cümbüş yemek yenilir. Bitince yemek duası okuma görevi bana verilmiştir. Dua bittikten sonra tepside kalan son tatlılar da yenir.
Güzel bir bayram sabahı başlamıştır artık. Nedendir bilmem, bayram sabahlarını, getirdikleri ferahlatıcı serinlikle birlikte hatırlarım
(Metin Eren, 26 Mart 2023)
* Bu maniyi aldığım Mehmet Seviş'e teşekkür ederim.











0 Yorum