BEKLEMEK
Bu kelimeyi pek tanımlayamasak bile anlamını yaşayarak hissedebiliriz.
Bu kelimeyi pek tanımlayamasak bile anlamını yaşayarak hissedebiliriz. Ne var ki herkesin zihni farklı bekleyişler, farklı beklentiler barındırır. Bekleyişler beklemenin geçmişte kalan halleridir. Gelecekle ilgili beklentilerimiz vardır. Şimdi bile bir şeyler bekliyoruzdur.
Bekleme denilince ilk hatırladığım, bir tren istasyonunun bekleme salonudur. İnsanlar vardır orada. Kimisi yolcu bekler, kimisi de yolcu uğurlamaya gelmiştir. Gözler garın saatindedir. Salonun kapısı açılır, kapanır. İnsanlar, girerler çıkarlar. Derken bir haber gelir. Tren iki saat tehir yapmış. O iki saat geçmek bilmez. Hem bekleyen, hem beklenen için. Ayrılacak için bir sevinç vesilesidir bu. Çünkü yakınının yanında iki saat fazla kalma fırsatı doğmuştur.
Neyi bekleriz? Bazen bir mektup olur bu. Bazen durakta bir otobüs. Teknoloji ilerledikçe beklenen nesneler değişir. Mektubun yerini telefon mesajları almıştır. Beklemediğimiz bir zamanda sevdiğimiz birinin sesini telefonda duyuveririz. Ne güzel bir andır bu! Bir yakınımızı aramak istediğimizde, telefonu cebinizden çokarıp sadece adının üzerine dokunmak yeterli oluyor. Açarsa çok iyi. Meşgulse, kaygılanmaya gerek yok. “Aradığınız kişiye ulaşılamıyor.” Ya şarjı bitmiştir, ya da telefonun çekmediği bir yerdedir. “Çaldırıyorum, çaldırıyorum, cevap vermiyor. Başına bir şey mi geldi acaba!” Alır bizi bir telaş. Sonra teselli aramaya çalışırız. “Yok yok, öyle düşünme, duymamıştır, ya da dışarı çıkarken telefonunu evde unutmuştur.”
Rahatlığa çok çabuk alışıyoruz. Osmanlı dönemini düşünün. Savaşa giden, aylarca, hatta yıllarca haber alınamayan, bir baba, bir evlat, bir eş. Nerede kaldı telaşı yok. Sadece anlık düşünmeler. Hep yaşadığı umuduyla hayatı sürdürmek nasıl bir duygu acaba? Ancak yaşayanlar bilir. O duygular usta bir romancı tarafından aktarılabilir ancak.
Babamın Almanya’ya gittiği zamanlar. Otobüsle üç gün yol. Acaba yerine ulaştı mı, başına bir şey geldi mi? Bazı anlarda aklınıza geliverir. Ama hayat devam ediyor. Hayatın gürültüsü içinde unutuverirsiniz. Mektup altı günde geliyor. Toplam dokuz gün süreyle hiçbir haber alamıyorsunuz. Sadece mektup gelmesine yakın düşünüyorsunuz. Gelirse ne alâ!. Ya gelemezse? Bir teselli yolu bulmaya çalışırsınız. “Postada gecikme olmuştur”. “Çaldırıyorum, çaldırıyorum cevap vermiyorum” la “Postada gecikme olmuştur” arasında çok küçük bir fark var. Bekleme süresi değişse de, kaygı son anda başlıyor.
Üniversite sınav sonuçlarını beklediğim günü hatırlıyorum. Birçok arkadaşımın sınav sonuçları gelmiş, benimki yok. “Ya kazanamazsam!” kaygısı içimi kemiriyor. O zamanlar dünyanın sonuymuş gibi geliyordu bana. Yıllardan sonra farkına varırız bunun. Gereksiz bir kaygı mıydı? Bu kaygılardan dolayı hayıflanmalı mıyım? Hayır.. Bu kaygıları yaşamadan hayatı nasıl öğrenebiliriz ki.
Bugünün gençleri sınav sonuçlarını internetten öğreniyorlar. Teknoloji değişti. Çağ atladık ya. Postacı yolunu gözlemekle, internetten sınav sonuçlarının açıklanacağı günü beklemek arasında aslında büyük bir fark yok. Kaygı aynı kaygı. Bekleme duygusu biraz farklı yaşansa da özü değişmiyor.
Bekleme türkülere, şiirlere, filmlere, oyunlara konu olmuştur. Şu güzelim türküye ne dersiniz?
“Asker yolu beklerim
Günü güne eklerim
Sen git yârim talime
Ben yolunu beklerim
Mendilimde gül oya
Gülmedim doya doya
Asker yolu beklerim
Günleri saya saya
Pilav pişirdim yavan
Üstüne kestim soğan
Yatağına uzanmış
Uyan askerim uyan”
Attila İlhan “İhtiyarlar Balladı” adlı bir şiirinde ölümü bekleyen ihtiyarları anlatır. Hüzün dolu uzun bir şiirdir. Başlangıç bölümünü almak yeterli olacak. Meraklısı şiirin bütününü bulup okuyabilir.
“onlara ün mü gelir bazı bir ses mi duyarlar
yumuşak bir kedere ufalır bakışları
idam mahkumlarıdır aslında ihtiyarlar
ölüme koşullanmış bütün davranışları
yorgun öksürükleri oturup kalkışları
yaşayıp durmaktan gizlice utanırlar
her gece artık gitmek vaktidir sanırlar
geçmiş günlerden bir destek aranırlar
uysal bir gülümseme tek sızlanışları
idam mahkumlarıdır aslında ihtiyarlar
ölüme koşullanmış bütün davranışları”
Bizim kuşak 1971 yapımı, “Beklenen Şarkı” filminden çok etkilenmiştir. Bu filmin başrol oyuncularını hatırlamak için araştırma yaparken, 1953 yapımı aynı adlı bir filme rastladım. Siyah beyaz bir film. Başrolleri Cahide Sonku ve Zeki Müren paylaşmışlar. Bu arada 1971 yapımı filmin başrol oyuncularını da yazmasam olmayacak: Kartal Tibet ve Hülya Koçyiğit.
Filmden bahsederken, Samuel Beckett’in ünlü oyunu aklıma geliverdi: Godot’yu Beklerken. Trajikomik bir oyundur bu. Eserin, birisi uyuşuk, birisi huysuz iki kahramanı var. Oyun boyunca, Godot diye bir şeyden veya kişiden bahsederler. Düşüncelerini eyleme geçiremedikleri için bunalan insanları anlatır. Oyun ilk kez 1953 yılında sahnelenmesine rağmen, eleştirmenler Godot’nun kim veya ne olduğu konusunda halâ bir karara varamamışlardır.
Beklemek kelimesi bazen anlam değişikliğine uğrayarak “ummak” anlamında da kullanılabilir. Bu anlamda kullanıma genel olarak olumsuzluk yükleriz. Sözgelimi, hiç ummadığımız bir davranışı gösteren kişiye “ Senden bunu hiç beklemezdim” deriz.. Bu sözler, aynı zamanda bir hayal kırıklığı ve sitem de barındırır içinde.
Kimseyi beklemeden de beklenebileceğini halen okumakta olduğum bir romandan öğrendim. Romanın adı Emir Bey’in Kızları (Bir Göçmen Kuştu O, 2). Yazarı Ayla Kutlu. Şöyle anlatıyor:
“Yatılılar içinde okula en erken dönen ben olurdum. Elimi duvarın üstünde gezdirerek koridorlar aşar, katlar çıkar inerdim. Ağaçlara elimi sürerdim, kütüphaneye gider, raflara camlara elimi sürerdim. Çirkin parmak uçlarım bana yalnızlığımı hatırlatırdı.
En sonunda, ziyaretçilerin beklendiği sert tahta banklardan birine oturur, beklerdim. Kimseyi beklemeden beklemek ne kadar hoştur. Hayalleri önündeki bütün engelleri kaldırmıştır insan. Her şey gelir gider, ısınır, olur, olmaz… Her şey, insanın parmaklarının arasında ezilen fesleğen kadar kolay koku saçar.”
Hayatımız bir yönüyle bekleyişler biriktirmekle geçiyor. Beklentilerimizin karşılandığı da oluyor karşılanmadığı da. Sevinçler, üzüntüler, hayal kırıklıkları hayatımızın bir parçası. Önemli olan, hayatı olduğu gibi kabul edip, eylemlerimizin ya da eylemsizliklerimizin sonucuna katlanabilmek. Gerçeklik duygusundan uzaklaşmadan yaşamak da böyle bir şey olsa gerek.











0 Yorum