Telefon
WhatsApp
APARTMAN
300 X 250 Reklam Alanı

Arabasını sitenin bahçesinin uygun bir yerine  park edip  hızlı hızlı yürüdü. Oturdukları bloğun ana kapısının sağ yanına konulmuş tuşlara basarak, şifreyi girdi. Kapının açılış sesini duyduktan sonra, hafifçe ittiğinde, binanın içindeydi  Parlak yer döşemelerine  düşmemek için dikkatlice basarak asansöre doğru ilerledi. Bir yandan da  kendi kendine  söylenerek kafasının içiyle  konuşuyordu: “Bu yer döşemelerini neden bu kadar parlak yaparlar,  lüks tutkusu, ne olacak!”

Kendisi gibi asansör bekleyen üç kişiye gülümseyerek baş selamı verdi.  Birisi dışında diğerleri tınmadı bile. Dalgınlıktan olabileceğini düşünerek pek üzerinde durmadı. Gelen sekiz  kişilik büyükçe bir  asansöre doluştular.  Herkes gideceği katın düğmesini basarak,  asansörün  ayrı ayrı köşelerine çekildi. Evinin olduğu beşinci kata gelinceye  kadar inenler binenler  olmuştu; birkaç kişi  dışında ne bir selam  veren vardı,  ne de inerken “iyi günler” diyen.

Her katında  dört dairesi  bulunan  on iki katlı bir blokta oturuyordu.  Site dört bloktan oluşmuştu. Yani, yaklaşık iki yüz haneli  bir  köy büyüklüğündeydi.  Bahçe düzenlemesi yapılmış,  bu iş için görevlendirilmiş bahçıvanı olan modern bir  siteydi.   Giriş  güvenliği de iyi sağlanmıştı.  Ziyaretçiler kapı girişinde güvenlik denetiminden geçmek zorundaydılar. Ziyaret edecekleri kişinin adını veriyorlar,  görevli önündeki listeden telefon numarasını buluyor,   sitede oturan kişinin onayını aldıktan ziyaretçinin girmesine  izin  veriyordu.  Her bloğun karşısında araba park yerleri de vardı.  Anlayacağınız ancak üst –orta gelir  düzeyinde ailelerin kalabileceği nitelikte bir siteydi. Kapıcıların, üç vardiya çalışan güvenlik görevlilerinin, bahçıvanın ücretleri düşünüldüğünde,  site aidatı da oldukça yüklüydü  tabii.

Zile bastı. On yaşındaki oğlu açtı kapıyı. Ayakkabılarının bağını çözerken, oğlan  da terliklerini getirmişti.  Terliklerini giyerken, bir yandan da elindeki  ayakkabıları kapının hemen  yanındaki  ayakkabılığa koydu. Oğlunu yanaklarından öptü. Çocuk  koşarak yarım bıraktığı bilgisayar oyununun başına  döndü.

 Bu arada eşinin sesi duyuldu:

“Mutfaktayım canım, kızartma yapıyorum.” Kızartmanın kokusunu almıştı zaten.  En sevdiği yemeklerden biriydi biberli  patates kızartması.  Üzerine  bir de domates sosu  ve yoğurt döküldü müydü, tadına doyum olmazdı. Mutfak kapısında eşi yukarı kaldırdığı çatalıyla,  bir yanağını uzatırken  “Aman fazla yaklaşma, üzerine sıçramasın” diyordu. 

Günlük giysilerini giymek  için yatak odasına doğru  yöneldi. 

Oturma odasındaki üçlü koltuğun kolçaklarından birine  bir  kırlent dayadı. Odaya girerken önündeki sehpanın üzerine bıraktığı cep telefonuna uzandı. Günlük gazeteleri okumaya başladı. On yıl önce, kâğıt  gazete okumayı bırakmıştı.  Böyle daha rahat oluyordu.  Hem de  daha çok gazete okuması mümkündü.  Gazeteye dalmışken eşinin mutfaktan gelen sesini duydu:

“Haydi Caner, haydi Barış yemek hazır!”

Barış oğlunun adıydı. Makalenin son  paragrafını da  okuyup mutfağa doğru gitti. Oradaki küçük televizyon açıktı. Akşam haberleri  okunuyordu.  Sırtı televizyona dönük şekilde masanın başına oturdu.  Barış masanın sağındaki yerini almıştı bile.  Meltem tabakları doldurup servis yaptıktan sonra,  masanın sol yanına oturdu.

Caner,  yemeğin tadına bakmadan, “Eline sağlık, canım!” dedi  eşine.  Elindeki  çatalla kızarmış patatese uzanırken, “Eeee,  bugün ne yaptınız, anlatın bakalım.” dedi neşeli bir  şekilde. 

Sofrada sessizlikten  hoşlanmaz,  hep konuşulsun isterdi.  Televizyon sesine karışmış,  çatal –kaşık sesini neden dinlesindi ki…  Eşinin, oğlunun  sesi,  dünyanın en güzel sesleriydi.  Bu arada haberlerin siyasi polemik kısmına gelmişti sunucu. Eşi de kendisi de hiç hazzetmezlerdi  bundan. Meltem, masanın ucundaki  kumanda aletine uzanıp televizyonu kapattı.  Artık yemek masası sohbeti başlayabilirdi. 

Meltem öğretmendi, yorucu bir  gün geçirmişti. Okulda nöbetçiydi  çünkü. Akşam kocasından bir saat  önce yorgun  argın  eve  gelmiş,  evin sağını solunu topladıktan sonra, eşi gelmeden  on dakika önce yemek yapmak için mutfağa  girebilmişti. 

“Eee Barış! Okuldan ne haber ?” diye sordu babası. Barış, damdan düşer gibi:

“Tuna’nın annesinin dün akşam  kolu kırılmış,  Hastaneye yatırmışlar.”  deyivermişti.  Meltem:

“Ayşegül Hanımın mı?.  Hani geçenlerde veli toplantısında tanışmıştık.”

“Evet anne,  Ayşegül Hanım teyzenin!”

Ayşegül Hanımlar bir alt katta oturan komşularıydı.  Aynı apartmanda oturmalarına  rağmen,  veli toplantısında karşılaşmışlar,  asansörde karşılaştıkları  zaman selâmlaşmaktan başka  bir  ilişkileri  olmamıştı.  Meltem yine de çok üzüldü. 

“Ne yiyip, ne içerler acaba?” diye  kendi kendine söylendi.  Caner:

“Düşündüğün şeye bak!  Koskoca adam,  “Hazır Yemek” servisine  bir  telefon açar. İstediğini getirtir.”

“Öyle deme! Ev yemeğinin yerini tutar mı? Her ne kadar gidip gelmesek de, bir  alt komşumuz.  Birkaç çeşit yemek hazırlayayım da,  götürelim.  Bu  vesileyle hangi hastanede yattığını da sorar,  yarın veya Pazar günü de ziyarete gideriz.  Komşu böyle günler için lâzım.”

Caner bu sözler üzerine utandı.  Annesi  de  komşuları için aynı şeyleri yapmaz mıydı? Ne çabuk  da unutmuştu. Eşinin ne  temiz yüreği vardı böyle.  Meltem’in  yüzüne  onunla gurur duyduğunu belirten bir ifadeyle baktı:

“Haklısın canım!” dedi.  “Dediğin gibi olsun!”

Bir ara dedikodu da yaptılar. Konu çapraz karşılarında oturan komşularıydı.  Kapılarının önündeki iki  ayakkabı ve  bir terlik  hiç eksik olmazdı  her nedense.  İki yaşlı karı kocaydılar. Adam Almanya’dan emekli  olduğu için böyle  bir sitede oturabilecek kadar maddi gücü vardı.  Kadın daha cana yakındı.  Meltem’le karşılaştıkları zaman,  selamlaşırlar, hal hatır sorarlardı.  Adam bir  alemdi doğrusu.  Geçen  gün  asansörde karşılaştıklarında, Caner “iyi günler” diyecek olmuş, kafasını başka tarafa çevirmişti.  Meltem de,  kendisini  asansör beklerken görünce,  onun aynı asansöre binmekten vazgeçip beş kat merdiven inmeyi tercih ettiğini  anlattı.  Onlarla ne  alıp veremediği vardı ki?  “Adam sen de!” dedi  Caner, yüzünü buruşturarak.  “Ne hali varsa görsün!”

Ertesi akşam,  Meltem ve Caner  Ayşegül Hanımların kapısının önündeydiler.  Elleri doluydu. Caner’in elinde üzerinde iki tencere ve bir salata kâsesi olan bir  tepsi  vardı.   Meltem de akşamdan limona yatırarak özenle hazırladığı limonata sürahisini tutuyordu.  Boşta kalan  sol eliyle, kapının pirinç  tokmağını birkaç kez kaldırıp  indirdi. 

Tuna açtı kapıyı.  Caner’i ve Meltem’i kapıda görünce,  babasına seslendi.

“Baba! Bakar mısın? Meltem Hanım teyzemler gelmişler.” Erdal oturduğu koltuktan kalktı, alelacele  kapıya doğru  yürüdü.  Kapıdakileri ellerindeki tepsi ve sürahiyle  görümce şaşırdı.  Sonra, “Niye zahmet ettiniz.  Teşekkür  ederim.” gibi   bir  şeyler geveledi.   Caner’in elindeki tepsiyi aldı. Tuna da Meltem’in elindeki sürahiye uzandı. Erdal çok memnun olmuştu.  İçeri buyur etti  onları.

“Eşinizin durumuna çok üzüldük, geçmiş olsun” dedi Meltem. “Şimdi, girmeyelim, eşiniz hastaneden çıktıktan sonra tekrar geliriz inşallah.”  Caner de “geçmiş olsun” dileklerini ilettikten sonra,  Ayşegül’ün kolunun alçıya alındığını, yarın röntgene gireceğini, doktorların bu filmin sonucuna göre  taburcu etmeye veya ameliyata karar vereceklerini öğrendiler.  Erdal’ın telefon numarasını da almışlardı.  Ertesi gün tekrar arayıp sormaya, duruma  göre  hareket etmeye karar verdiler.

Pazar günü  Caner Erdal’a telefon edip eşinin  durumunu  sordu. Röntgen sonucu olumluymuş,  ameliyata gerek kalmamış,  eşi bugün taburcu olacakmış.  Caner durumu eşine de bildirdi. Meltem çok sevindi buna. Akşam evde ziyaret  etmeye karar verdiler. Bu vesileyle iki aile arasında güzel bir dostluk başlamıştı. 

Aradan yaklaşık  bir  ay geçmişti.  Apartmandaki olağan  hayat  sürerken  beklenmedik bir  olay oldu. 

Caner işe giderken 19 numaradaki komşularının  kapısının önünde her zaman duran iki ayakkabı bir terliğe ek olarak daha çok erkek ve kadın ayakkabısı  gördü. Buna bir  anlam vermeye  çalışırken, çağırdığı asansör geldi.  Asansörden çarşaflı peçeli eşleriyle birlikte   sarıklı ve cübbeli  adamlar çıktı. Doğrudan Almancıların oturduğu daireye  doğru yöneldiler.

Asansöre bindi. Asansörde birisi  genç biri  orta yaşta bir  adam vardı.  “Günaydın” dendiğini duymadılar bile. Kendi  dünyalarına dalmışlardı. Asansörden inip parlak yer döşemelerine dikkatli bir şekilde basarak, kafasındaki sorularla binadan dışarı çıktı.  Otomobilini park ettiği  tarafa doğru yürüdü.  Taziye çadırını görünce sorusunun cevabını bulmuştu.

Yolunu değiştirip çadıra doğru yöneldi.  Çadırın önünde siyah takım  elbiseli,  kravatlı,  otuzunda gösteren siyah sakallı bir adam duruyordu. Gözlerinin altı kızarmış, yüzü ağlamaklıydı. Merhumun oğlu  olmalıydı.  “Başınız sağ olsun!” dedi.  Sonra taziye çadırına girdi.  İçeride biri hariç dördü sarıklı cübbeli  olan beş kişi vardı.  Hepsine ayrı ayrı baş sağlığı diledi. Cenazenin hangi camiden kalkacağını öğrendi.  Bankadaki işlerini  toparlayabilirse cenaze namazına katılmayı düşünüyordu. 

Saatine baktı. Daha fazla oyalanamazdı.  İşler onu bekliyordu. Arabasını park ettiği yere doğru yürüdü. Merhumla  pek görüşmeseler  bile,  yine de üzülmüştü. Arabasını görünce,  kumanda aletini almak için elini pantolonunun cebine attı. Düğmesine  basarak açtı kapısını. Kapalı olan aynayı düzeltti. Koltuğa oturup emniyet kemerini taktı. Kontak anahtarını çevirdi. Öbür  eliyle  gözlerinde biriken yaşları sildi. 

Ayağını debriyajdan kaldırırken hafifçe gaza bastı.  Birileri ölse de, başka birileri için  hayat devam ediyordu (Şubat 2021)

 

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!